Bu Yazıyı Her Üniversite Öğrencisine Okutun!

Uzun süre yurt dışında yaşamış ve farklı kültürlere ait insanlar tanımış olmamın düşünsel olarak bulunduğum noktaya gelmemdeki katkısını yadsıyamam. Dilini, kültürünü ve adetlerini hiç bilmediğim bir ülkeye gidip orada aylarca kendi başımın çaresine bakabilmek, tanıştığım tüm o yabancı insanlara kendimi kabul ettirebilmiş olmak, yurt dışında kendime yeni bir hayat düzeni kurabilmek… Bütün bunlar geçmişte başarıyla geçtiğim zorlu sınavlardı. Bugün bu tecrübelerin bana kattıklarını fark etmemem mümkün değil. Bunların farkında olduğum için her fırsatta insanlara yurt dışına çıkmayı tavsiye edip duruyorum. Yazılarımı uzun süredir takip edenler hatırlayacaklardır; daha önce seyahat etmenin insana kattığı şeylerle ilgili bir yazı yazmıştım ve bu yazıda Interrail, AGH gibi seçeneklerle kısa süreli de olsa oldukça düşük maliyetlerle yurt dışına çıkabileceğinizden bahsetmiştim. Şu an yazdığım yazıyı da o yazının devamı gibi düşünün; fakat bu sefer kısa süreli seçeneklerden değil, gayet uzun süreli bir tecrübe fırsatından ve bunun nasıl makul bütçelerle halledilebileceğinden bahsedeceğim. Lafı uzatmanın anlamı yok, olayı tek kelimeyle özetlesem yeter: Erasmus!

VgyqmCDF

Uuu beybi!

Okumaya devam et

Dışa Kapalı Türkiye, Dış Kapının Dış Mandalı Kapıkule

Mantıklı nedenlerle karşı çıkılsa anlarım; ama Avrupa Birliği’ne körü körüne karşı olan, Batılılara anlamsız bir nefret duyan insanları anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. “Avrupalılar şemsiyeyi pencerelerden sokaklara döktükleri boklar yüzünden icat etmişler!” falan diyerek Batı toplumlarını küçümsemeye çalışan, yıllarca Batı’nın gerisinde kalmanın ezikliğinden bu şekilde kurtulduğunu zanneden ilginç insanlar var bu ülkede. Oysa durup biraz düşünebilseydik, bugün elimizdeki pek çok kazanımı -oturduğumuz apartmanlardaki doğal gaz borularının durup dururken havaya uçmamasını dahi- AB ile yürütülen müzakereler sayesinde sahip olabildiğimiz bir tutam AB standardına borçlu olduğumuzu görebilirdik. Fakat bunu göremeyen insanlar yüzünden 1963 yılından bu yana Avrupa Birliği kapısında keriz gibi bekletiliyoruz. 

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde geldiği son durumdan haberdar mısınız bilmiyorum. İsterseniz ben 2005 yılından bu yana gelinen noktayı size kısaca özetleyeyim: 2013 yılı itibariyle, üyelik müzakerelerinde açılması gereken 33 fasıldan henüz yalnızca 13’ü açılabildi. Bizden iki yıl önce üyelik başvurusu yapan Hırvatistan ise geçtiğimiz aylarda AB’nin 28. üyesi olmayı başardı! Elbette bu başarısızlığın bahanesi de hazır: “Bizi aralarına almıyorlar; çünkü Avrupa Birliği Müslümanlara karşı!” Oysa neresinden bakarsan bak, ortada büyük bir çuvallama söz konusu; fakat bu şikayet toplumda gür bir şekilde seslendirilmeyince bunu söylemenin de pek bir kıymeti harbiyesi kalmıyor tabii ki. Sokaktaki insanlara “AB politikamız berbat, yıllardır AB’ye giremiyoruz… Ne düşünüyorsun?” diye sorulduğunda, “Avrupa’da da gıriz var, orda da iş yokku!” deyip geçiyor adamlar. Sokaktaki insanların pek çoğunun AB’ye katılmanın ülkeye katacaklarından haberi yok. Yalnızca bugünü düşündüğümüz için, kimsenin gözü kendi çıkarından başka hiçbir şeyi görmediği için burada böyle tıkandık kaldık işte.

20091220010439yajbrljjxofjhji

Fasıl mı dedin?! Ahaay canım benim bee! Dert ettiğin şeye bak!

Okumaya devam et

Özgür Bir Birey Olabilmenin Yolları

Uzun süredir kendimi bir toplumsal birliğe, bir ırka ya da bir gruba ait hissetmiyorum. Duygulanımlarım, düşüncelerim ve hareketlerim uzun zamandır yalnızca kendime ait; kendi fikirlerimi, okuyarak ve sorgulayarak kendim belirliyorum. Kimsenin güdümünde değilim, hiçbir zaman da olmadım. Bireyciliği savunmamın bunda etkisi oldukça büyük. Toplumların ileriye gitmesinin, o toplumun içindeki bireylere farklılaşma imkanı tanınmasıyla mümkün olacağını düşünürüm. Bu nedenle, birey üzerinde uygulanan her türlü denetime de karşıyım. Fakat içinde yaşadığımız toplumda özgür bireyler olarak yetişmenin ne kadar zor olduğu da hepimizin malumu.

Otorite, daha bizler ufak bir çocukken, ailenin içinde kendini gösteriyor. Çocukluk çağlarımızın başlarından itibaren ailelerimiz oldukça sert bir tutum göstererek bizi baskı altına almaya, korkutmaya, kendi doğrularına doğru yönlendirmeye ve yasaklarla “eğitmeye” çalışıyorlar. Çoğu zaman düşünce tarzımıza ve kendimizi ifade ediş şeklimize karışıyorlar, hareketlerimizi kısıtlıyorlar ve üstelik bütün bunları iyi bir amaç doğrultusunda yaptıklarını düşünüyorlar. Bu ağır baskıya ve yasaklara yalnızca aile içinde maruz kalmıyoruz elbette; sokağa çıktığımızda, bizi kendi hayatlarındaki sıkıcı tekdüzeliğin çizgisine çekmeye çalışan bir çevre ve otoriter bir devlet anlayışı karşılıyor bizi. Devlet, toplum ve aile, bize istediğimiz hayatı yaşamamamız için, kendimiz olmamamız için, adeta psikolojik -ve bazen de fiziksel- bir savaş uyguluyor. Özellikle de kadınlar toplum içinde bu baskılara yoğun şekilde maruz kalıyorlar. Bunun sonucunda da, “doğru olanın” bize dayatılan biçimde yaşamak olduğuna inanan ve bir sonraki nesli de bu yasaklar çerçevesinde yetiştirmenin hırsıyla yanıp tutuşan nesillere sahip oluyoruz ve bu döngü de böylece sürüp gidiyor - tıpkı ünlü “beş maymun” deneyinin bize işaret ettiği gibi.

Okumaya devam et

Açıklıyorum: Ben Illuminaticiyim!

İnsan ilginç bir varlıktır. Kendisini diğer canlı türlerinden üstün görmesinin altında yatan asıl sebebin düşünebilmek olduğunu söyler ve düşünebiliyor olmakla çok övünür; ama enteresandır, çoğu zaman hiç düşünmez. Bir şeylere kafa yormaktan mümkün olduğunca kaçar. Karşısına açıklama gerektiren karışık konular çıktığında ise kendisine bir idol belirleyip topu ona atmakla yetinir. Şeyh – mürit ilişkisi de bu kolaycılıktan doğar bir yerde. İnsanlar, anlamaya çalışıp kafa yormak istemedikleri konularda, onlar yerine düşünsün, araştırsın ve çeşitli konularda onları bilgilendirsin diye, bazı insanları kendilerine “elçi” olarak belirlerler. Bu “elçiler” de, çok meşgul olan, hatta başını kaşıyacak vakti olmayan bu zavallı insanlara (Ah canım ya, kıyamam onlara!) yardımcı olur, bunun karşılığında da bundan çok güzel menfaatler temin ederler. Bu düzende iki taraf da durumdan gayet memnun olduğuna göre duruma tepki göstermek benim ne haddime! Ama öteden beridir, insanlardaki teslimiyetçiliği ve cahilliği bir türlü kabullenemeyen bir kişi olarak, bunun altında yatan sebebi merak edip dururum.

Okumaya devam et

Blog İle İlgili Bir Anket!

Bizim Türk milleti anketlere bayılır, özellikle de internette olanlara. Ben de böyle bir kafa karışıklığına girince sizden yardım almanın yararlı olabileceğini düşündüm. Bütün okurlarımın katılmasını ve mümkünse sosyal medya hesaplarında yayınlamasını bekliyorum. Benim için çok önemli bu.

Anketimiz aşağıda, buyurun:

Katılacak olan herkese şimdiden teşekkürler. Sorunuz varsa Ask.fm’den sorabilirsiniz.

Aşk Üzerine…

Birkaç gün önce ask.fm hesabıma dertli bir anonim kız geldi ve havadan sudan birkaç muhabbetten sonra başladı erkeklerden şikayet etmeye! Kız açtı ağzını, yumdu gözünü:

“Bir süre sonra ilgilerini kaybediyorlar; fakat bunu itiraf edecek kadar yürekli olamıyorlar. O gün geldiğinde ‘Sorun ne?’ diye kıvranıp duruyorsun, ‘Beni niye istemiyor acaba?’ diye kendini sorguluyorsun ve üzülüyorsun; oysa gelip bunu mertçe itiraf etse belki de o anda ondan soğuyacaksın, bu konuyu da kafana hiç takmayacaksın. Sıkılıyorlar; ama bir açıklama yapmak istemiyorlar!”

Okumaya devam et

Bir Kızım Olsa Onu Nasıl Yetiştirirdim?

Asla ve asla toplumda kendisini geride hissetmemesini telkin ederdim.

Herhangi bir ırka, herhangi bir cemaate, bir siyasi görüşe ya da herhangi bir topluluğa ait olarak yaşamaması gerektiğini söyler; ondan yalnızca özgür bir dünya vatandaşı gibi davranmasını isterdim.

İçinde yaşadığı toplumda tamamen kendi düşünceleriyle ve yalnızca kendisi olarak var olması gerektiğini öğütlerdim.

Cinselliği gözünde asla büyütmemesini, seksin yalnızca hoşlanılan kişiyle bir iletişim ve bütünleşim şekli olduğunu söylerdim. Bu konuda ona yapacağım tek baskı -eğer yönelimi karşı cinse olacaksa- zamanı geldiğinde mutlaka korunmaları gerektiği yönünde olurdu.

Toplumda kadınları ezmek için kullanılan kaşar, motor, orospu gibi hakaretleri ve yaftalamaları asla umursamamasını söyler; hatta yeri geldiğinde bunları kabullenip ters psikoloji olarak kullanmasını öğütlerdim.

Özgüveni yüksek ve güçlü bir karakter olarak yetişmesini sağlar, büyüdüğünde kendi kız arkadaşlarını da etkileyebilecek biri olmasını sağlardım.

Dini inançlara, astroloji gibi hurafelere itibar etmemesini tavsiye ederdim. Bu konuları arzu ederse istediği gibi araştırabileceğini ve zamanla kendi doğrularını bulabileceğini söyler; fakat insanlığı ileriye taşımanın asıl yolunun çağdaşlıktan ve bilimsel düşünceden sapmamaktan geçtiğini de ona anlatırdım.

Okumaya devam et

Ateizme Saldıracak Genç Arkadaşlara Tavsiyeler

Tavsiye 1: Ateizmin ne olduğunu bilin.

Ateizm, Tanrı’nın varlığı ile ilgili bir felsefedir ve hiçbir tanrıyı kabul etmemek anlamına gelir. Dünya üzerinde budizm gibi ateist dinler de bulunduğu için ateizmin dinsizlik anlamına geldiğini iddia etmek her zaman tam olarak doğru olmaz. Ateizm, çok kaba ve kısa bir tanımla, dünyanın ve yaşamın ilahi bir güç tarafından yaratıldığını düşünmeyenlerin düşüncesidir.

Ateizm, Tanrı’nın “var olmadığına inanmak” demek değildir, Tanrı’nın “var olduğuna inanmamak” demektir. Dolayısıyla da bir inanç değildir. Ateizmin pek çok çeşitleri vardır. Geçmişte ateizmin savunuculuğunu yapmış bazı önemli düşünürler ateizmi negatif ve pozitif ateizm olarak ikiye ayırmışlardır. Bu ayrıma göre negatif ateizm, Tanrı’nın var olmasını prensip olarak mümkün görmekle beraber, var olduğuna dair hiçbir gerekçe bulunmadığı için Tanrı fikrini reddetmek demektir. Pozitif ateist ise Tanrı’nın var olmasını mümkün görmez; bunu da tanrı kavramının geçerli bir şekilde tanımlanmadığı ve içinde çelişkiler taşıdığı gibi gerekçelere dayanarak yapar. Günümüzde bu tanımlar tanrı tanımının oldukça değişken olmasından dolayı geçerliliğini yitirmeye başlamışsa da, Tanrı inancının reddine dair farklı görüşlerin olduğunu bilmenizde yarar var.

Okumaya devam et

Üşü ile Interrail: Romanya’da bir ADAM.

Budapeşte’de iki akşam geçirdikten sonra trene binip Bükreş’e geçtik. Bükreş, göreceğimiz son şehirdi; buradan hareket ederek Sofya üzerinden trenle İstanbul’a geçmeyi planlıyorduk. Yaklaşık bir aydır yollardaydık; neredeyse her günü sarhoş geçirmiştik, birer defa hasta olmuştuk ve bedenen çok yorulduğumuzu hissediyorduk. Bükreş’te kalan enerjimizi son damlalarına kadar tüketip iyice eğlendikten sonra İstanbul’a öyle dönmeyi amaçlıyorduk.

Budapeşte’den gelen trenin durduğu istasyon (Gara de Nord) oldukça ilkel; ama yine de Wi-fi sıkıntısı yok ve karın doyurabilmek için McDonalds, KFC gibi restoranlar var. (Yalnız KFC’de ketçap diye sulandırılmış salça veriyorlar, bilginiz olsun.) İstasyondaki döviz bürosunda komisyon alınmıyor. Ben de bunu görünce para bozmak için büroya girdim; bir miktar euro vardı üzerimde, bozayım şunu dedim. Parayı uzatıp beklemeye başladım. Veznedeki kadın bir sözleşme ve bir kalem uzattı, imza atmamı istedi. İmza mı? Nedenmiş?! Para bozduğum için merkez bankasının şartlarını kabul ettiğime dair imza atacakmışım da bilmemne… Bu nasıl bir bürokrasidir yahu? Para bozuyorum arkadaş, hisse senedi almıyorum! Neyse, imzaladık, kadın aldı kendisi de imzaladı falan kağıdı… Neticesinde parayı aldık.

İstasyondan şehir meydanına direkt metro hattı var. Küçük bir aktarma ile hızlı bir şekilde meydana gidebiliyorsunuz. Metro eski olsa da metro sonuçta. Önceden otel rezervasyonumuzu yapmıştık. (Bu arada şehirde otel fiyatları oldukça uygun. Bu yüzden hostel yerine otelde kalmayı tercih ettik.) Universitate durağında indik, burada metronun içinde Tourist Information Center da var. Buradan ücretsiz haritamızı da aldıktan sonra yukarıya çıktık. Otele eşyalarımızı bıraktıktan sonra da bu noktaya geri döndük. Bu arada otelde Belgrad’ta kaldığımız yerdeki asansörle yarışacak kötülükte bir asansör vardı. Biz bu iki asansörü Ölüm Asansörü olarak andık. Neden mi? İçine adım atıyorsun, beş santim aşağı çöküyor! Gıcır gıcır gıcır sesler çıkararak yukarı çıkıyor. 3 kişi binsen kesin tahtalı köyü boylarsın. Zaten içindeki yazıda da “… Persoane” yazıyordu, normalde yazan sayıyı karalayıp üzerine 2 yazmışlar! “Kanka ilk sen bin, hayır ilk sen bin” diyerek 10 dakika başında durduğumuz oldu. Neyse.

Şehrin en hareketli yeri bu bölgenin aşağısında bulunan Lipscani sokağı. Üniversiteye arkanızı verip ilerlediğinizde kolayca bulabiliyorsunuz. Bu sokak üzerinde pek çok bar ve pub var. İçki fiyatları ucuz. Ayrıca Saray isminde Türk restoranı da görmüştüm burada, oraya da gidip bir selam vermek isteyebilirsiniz. Lipscani Sokağı’ndan aşağı inip nehre doğru yürüdüğünüzde Splaiul Independentei isimli caddeye varıyorsunuz. Bu arada nehrin adı Dâmbovița, bu Bükreş’in içinden geçip giden bir nehir ve Piteşti şehrine doğru devam edip oradaki Argeș Nehri’ne karışıyormuş. İçinden geçen bu nehirden dolayı Bükreş’i “Doğu’nun Paris’i” şeklinde anıyorlar; elbette gittiğinizde göreceksiniz ki şehrin Paris’le uzaktan yakından alakası yok. :) Bir defa şehir oldukça fakir. Ama yine de oldukça düzenli buldum ben Bükreş’i. Avrupa’daki hemen her şehir gibi burada da nehir kenarında bisiklet yolları ve parklar var. Çavuşesku şehrin düzenini değiştirmek için çoğu tarihi binayı yıkıp şehri baştan inşa etmiş. Bunun şehir için en önemli kazanımlarından biri de Parlemento Sarayı. Dünya Guinness Rekorlar Kitabı’na göre, dünyanın en büyük sivil yönetim, en pahalı yönetim ve en ağır binasıymış burası. Lütfen hiç araştırma yapmadan gidin, haritadan yerini bulun ve görün. Bu şekilde çok etkileneceğinize eminim. O kadar büyüktü ki panoramik çekimle bile zor fotoğraflayabildim. Arayıp randevu alırsanız içine de girebiliyormuşsunuz.

Bizim oradaki ikinci günümüz tesadüfen Romanya – Macaristan 2014 Dünya Kupası elemesi maçına denk geldi. Bu maçı Macaristan’ın kazanmaması gerekiyordu; aynı anda bizim de Andorra önünde farklı kazanmamız icap ediyordu. Maça gidelim mi, gitmeyelim mi diye düşündük, (Hatta ben ask.fm’de de sordum.) Sonunda gitmemeye karar verdik ve bir bara oturup izlemeye başladık. Bu sırada, Varşova’dan aldığım şarj ünitem de barda fişe takılıydı. Maçı Romanya aldı, biz de 23:15’teki trenimize yetişmek için biraz erken kalkıp metroya gittik. Metro beklerken şarj ünitesini barda unuttuğumu hatırladım. Gittim, aldım, geldim derken tren kaçtı! Evet, Geldik ADAM hikayesine!

ADAM kim mi? Dinleyin…

Tren istasyonuna geldiğimizde saat 23:30’u biraz geçiyordu. Ne yapacağız derken internette şöyle bir araştırdım ve üç ayrı trene binerek Sofya’ya gitme şansımız olduğunu öğrendim. Bu sırada saat 23:40 civarıydı ve binmemiz gereken tren 45 geçe kalkıyordu. Apar topar biletimizi alıp son dakikada trene yetiştik. Tren hareket etti. Yarım saat içinde Videle isimli istasyonda inmemiz gerekiyordu. Burada 2 saat bekledikten sonra başka bir trene aktarma yapacaktık. Yarım saat geçti, tren yavaşladı ve durdu. Ne bir anons, ne bir görevli vardı. Kapıyı açtık, etraf çayır çimendi. Uzakta bir istasyon da göremedik. Biz de yolda bir yapım çalışması olduğu için yavaşladı diye düşündük; oluyor çünkü böyle şeyler. Tren hareket etti, camdan bir de baktık, Videle istasyonunu geçiyoruz. Hemen cep telefonuma uzandım, Rail Planner isimli programı açtım. Bir sonraki durağın ne olduğuna baktım. Rosiori Nord. Durağın ismi buydu. Varmamıza da bir saat vardı. Oradan Videle’ye dönen tren de en erken saat 5’te vardı.

Telaş içinde insanlara sormaya başladık, Videle’ye nasıl dönebiliriz diye. Bu sırada ben de Rosiori’den Sofya’ya gitmenin yollarını arıyordum fakat hiç tren yok. Tek çare sabaha kadar Rosiori’de bekleyip Bükreş’e dönmek, oradan Sofya’ya gitmek. Fakat böyle yaparsak Cumartesi gecemiz de ziyan olacak, çünkü son gecemizi Sofya’da eğlenerek geçirmek istiyoruz. Bu sırada benim aklıma bir fikir geldi; çantamdan kağıt ve kalem çıkardım. Dedim ki, “Nord kuzey demek. Eğer Rosiori Nord diye bir istasyon varsa, şehirde en azından iki tren istasyonu var demektir. Bu da şehrin büyük olduğunu gösterir. O zaman bu saatlerde taksi bulma olasılığımız da yüksektir.” Hemen hesap makinesi programını açıp Bükreş taksisinin kilometre başına aldığı para ile küçük bir hesap yaptım; dönüş çok da pahalıya gelmiyordu. “Adamlar muhtemelen İngilizce bilmiyordur. Bu kağıda rakamı yazdırırız, pazarlığımızı öyle yaparız,” dedim. Bu sırada telefondan Rosiori’de üç tane tren istasyonu olduğunu da araştırmıştım bile. Orada inecek olan bir kıza sorduk, taksi bulabilir miyiz diye. (Arkadaşım kıza aşık oldu bu arada.) Kız bulursunuz deyince biz biraz rahatladık. Neyse, bir saat sonra tren yanaştı ve durakta durdu. Kapıyı açar açmaz aşağıya atladık. Birkaç saniye içinde aşağıya koştuk, koşarken bir yandan da arkadaşıma bağırıyorum: “Bu saatte istasyonun marketi açıksa kesin büyük şehirdir burası!”

Merdivenlere geldik, bir de baktık, bir sürü taksi var aşağıda! Hemen koşup pazarlığımızı yaptık. Varmamız gereken saati yazdık, bu saatten sonra varırsanız parayı vermeyiz dedik. Bir adam “İmkansız, bu saatte varılamaz,” deyip kestirip attı. Diğeri, “Yok, yok. Hızlı gidersen yetişirsin!” deyip çocuğun tekini arabaya gönderdi ve çantalarımızı bagaja koydurdu. Atladık arabaya, çıktık yola! Çocuk bastı, bastı. Dakikalarla yarışıyoruz adeta. Neticesinde Videle’ye vardık; fakat tren istasyonunun nerede olduğunu bilmiyordu şoför çocuk. Durağı aradı, sağa dön, sola dön falan dediler ama iyice karıştırdık. Neticesinde, tam bütün umutlar bitti derken trenin gelmesine tam bir dakika kala tren istasyonunda olmayı başardık!

Adam kapıyı açıp istasyona koştu. Bir tane tren bekliyordu raylarda. Biz acaba tren bu mu derken bizim çocuk koşa koşa görevlileri buldu, Romence bir şeyler sordu. Gülümseyerek geldi sonra yanımıza, sizin tren 10 dakika sonra gelecekmiş diyerek. O an dakikalardır tuttuğumuz nefesi verdik. Kahkahalarla derin bir nefes aldık. Sonra herifle kanka olduk; bunlar benim arkadaşla beraber sigara almaya gittiler, bizimkinin parası yetişmemiş, çocuk parayı cebinden vermiş. Parasını verdim çocuğa, teşekkür ettim ve “Tamam” dedim, “Biz başımızın çaresine bakarız, git sen. Sağol her şey için.” Adam “Yok,” dedi, “Sorun yok, sizinle dururum.” Sonra gitti bizim için marketten su aldı, tren görevlileriyle konuşup pazarlık yaptı, paramız yetmediği halde trene binmemizi sağladı… Ne dedim senin adın, “Aurika” dedi. Tamam dedim Aurika, kesinlikle bloguma giriyor senin ismin! Aramızda bu arkadaşı o günden beri ADAM diye anıyoruz. Bu arada Aurika (yani ADAM) tren istasyonundan çıkarken taksimetre de açtı. Bize durakta söylenen ücretten fazla bile tuttu ücret. Yani bizim ülkemizde gecenin bir köründe iki turist gelse muhtemelen 3 katı fiyat çekerler ama adamlar bizden eksik ücret bile alıp üstüne bir sürü de iyilik yaptılar. Böyle de iyi insanlar işte Romenler. Haklarında kötü bir önyargınız varsa bunu derhal silmenizi öneriyorum.

Biz buradan çıkıp uzun bir yolculuktan sonra Sofya’ya geçtik. Sofya bildiğimiz gibiydi; yolculuğumuzdaki ilk durağımız olan bu şehrin yazısını zaten yazmıştım. Çok farklı bir şey yapmadık orada, sadece eğlendik. Oradan da çıkıp İstanbul’a döndük. (Son bulduktan sonra hissettiklerimi de biliyorsunuz.) Bir macera da böylece son buldu.

Bükreş hakkında söyleyecek bir şeyiniz varsa, yorumlarınızı;

  • http://ask.fm/UsenenAdam adresinden üye olmaksızın ve anonim olarak bana gönderebilir,
  • Aşağıdan yorum olarak yazabilir,
  • Yukarıdan iletişim bölümüne girerek mesaj şeklinde bana ulaştırabilir,
  • “Bizim insanımız adam değil mi la?” diye düşünerek içinizde tutup kendi kendinizi yiyebilir,
  • Ask.fm’e gelerek “ÜŞÜ, KADINLARI NEDEN YAZMADIN?!” diye sorup, benden gelecek cevabı bekleyebilirsiniz. (Gelme garantili. Bu sefer harbiden gelme garantili.)

NOT: Interrail hakkında son bir özet yazısı daha yazmayı düşünüyorum. Soruları olanlar bunu yine ask.fm’den sorabilirler.

Üşü ile Interrail: Budapeşte’de Yaka Silkmek!

Budapeşte’ye ılık bir Pazartesi sabahında geldik. Uğradığımız hemen hemen her şehirde yaptığımız gibi önce işlek caddelerin yerini öğrenip kalacağımız yeri ona göre belirlemek istediğimiz için kalacağımız yerin rezervasyonunu henüz yapmamıştık. Ben her ziyaret ettiğim şehirden hatıra olarak bir şehir haritası aldığımdan trenden iner inmez Tourist Information Center’ın yerini aramaya başladım. Burası tren istasyonunun içinde, köşe bir noktada. Tam biz haritamızı almış incelerken iki tane Türk “Beyler, selamünaleyküm. Diskoları mı arıyorsunuz?” diye hemen atıldı. Türküz hacı, ayrıntılar ve simgesellik üzerine yağlı boya resim sergisi arayacak değiliz ya? Sağolsunlar, gösterdiler nerelere gitmemiz gerektiğini. Teşekkür edip yanlarından ayrıldık.

Yemek yedikten sonra Tuna nehrine doğru yürümeye başladık. Tren istasyonundan köprüye kadarki yürüyüş mesafesi yaklaşık yarım saat. Biz şehri keşfedebilmek için bu yolu yürümeyi tercih ettik, siz metroyu ya da diğer toplu taşıma araçlarını kullanabilirsiniz. Yolu yarılamışken, elimde haritayı gören adamın biri yanımıza yanaştı ve yardım isteyip istemediğimizi sordu. Teşekkür ettik ve gerek olmadığını söyledik. Herif bu sırada büyükçe bir salamlı sandviçi midesine indirmekle meşguldü. Ağzı dolu bir şekilde, “Hey, ben size bir şey satmaya çalışmıyorum. Sadece yardım etmek istiyorum!” falan gibi bir şeyler gevelemeye başlayınca, “İyi,” dedim, “Hadi, anlat bari.” Ve bu pis herif ağzından salam parçaları saça saça bize nerelere gitmemiz gerektiğini anlattı. Adam elimdeki haritayı ters çevirip, “Olwoys hold it loyk dis, moy frond!” diye tükürükler saçarken içimden “Hay haritana sıçayım! Ulan ağzını kapat be, her yerimi salamlı tükürüğe boğdun!” diye sövüyordum adama. Bu işkence dakikalarca devam etti.

Adamdan kurtulduktan sonra yolumuza devam ettik ve yolun sonundaki Vaci ismindeki caddeye vardık. Burası bizdeki İstiklal Caddesi’ne benzeyen işlek bir cadde. Yol boyunca etraftaki bütün hostellere baktık fakat hiçbirinde yer yoktu. Biz de ileriye doğru devam edip Jozsef Attila Caddesi’nin arkasına geçtik ve burada Zrinyi diye bir sokağın üzerinde bulunan Zrinyi Hostel’e gittik. Odamızı burada tuttuktan sonra şehri gezmeye devam ettik.

Şehir bir çoğunuzun bildiği gibi iki bölgenin birleşiminden oluşuyor: Buda ve Peşte. İki bölgenin arasından Tuna nehri geçiyor. Şehrin en güzel kısmı -eğer karıştırmıyorsam- Peşte bence. Buda daha ziyade kale gibi tarihi yerleri ve doğal güzellikleri içeriyor. Buda Kalesi’ni de muhakkak görün. Biz gitmedik ama şehirde Gül Baba Türbesi diye bir yer var, siz oraya mutlaka gidin. Şehirde tahmin ettiğinizden daha çok ünlü bu Gül Baba ismi. Muhtemelen şehirde en çok Peşte’deki 5. Bölge’de ve civarında takılacaksınız. Benim şehirde en beğendiğim yer Sas caddesi ve civarı oldu. Burada St. Stephen Bazilikası var, yolun başında güzel bir park var. Gençler geceleri bu parkta takılıyor; dolayısıyla bizim “Studentski”miz de burası oldu. Şehirde kaldığımız iki geceye de orada içerek başladık ve ikisinde de güzel zaman geçirdik.

Şehirden aklımda kalan en önemli şey, hiçbir bakkalda sigara satılmıyor oluşuydu. Sigaraları yalnızca tütün marketlerinden alabiliyorsunuz ve bunlar da oldukça az sayıda. Tütün marketini bulmak ayrı bir dert zaten; hadi buldun diyelim, sigara alırken bir de sıra bekliyorsunuz. Yok kasaya okutuyor, yok fiş kesiyor derken sigarayı alıp dükkandan çıkmak neredeyse 5 dakikanızı alıyor. Ben sigara kullanmıyorum ama yol arkadaşım kullanıyordu ve bayağı bir sıkıntı çekti bu konuda. Birkaç günlük gezilerinizde gitmeden sigaranızı stoklamanızı tavsiye ederim.

Şehri keşfetmeye devam ederken barlarla dolu işhanına benzer bir yere geldik. İçkimizi içtik, birkaç kızla tanıştık. Sonra karnımızı doyurmak için bir dönerciye girdik. İçeride oturup dönerimizi yerken konuşmamızı duyan bir adam “Gençler, madem Türksünüz, söyleseydiniz ya daha iyi döner verirdik!” gibi bir şey dedi. Sonra da, “Gerçi zaten dönerimiz iyidir de,” gibi bir şey zırvaladı. Sarhoş olduğumuz için sallamadık. Biraz konuştu, bir şeyler anlattı. O gün Pazartesi olduğu için açık bir disko önermesini istedik. Adam bize bir yeri tarif etti, “15 sene olmuş gitmemişim” falan diyerek. Teşekkür edip çıktık oradan. Dediği yeri bulamadık ama Instant diye güzel bir gece kulübü bulduk. Burası çok büyük bir disko. Farklı farklı noktalarında barlar var, farklı dans pistleri ve odaları var ve içerisi hınca hınç dolu. Hâlâ kafamızda oturmuş değil buranın mimarisi. Labirent gibi; bir yere giriyorsun ve yürümeye devam ediyorsun, bir bakıyorsun ki bir dans pistine gelmişsin. Oradan çıkıp alt kata inip ilerlemeye devam edince daha önce görmediğin bir bara rastlıyorsun. Böyle garip bir yerdi. Gece çok güzel başladı, Rus bir kızla tanıştım ve gerçekten efsane güzellikteydi ama her şey iyi gidiyorken gecenin devamında mekandan atıldım! Hem de saçmasapan bir sebepten. (İçkimi içerken beş saniyeliğine merdiven basamağına oturdum diye dışarı attı beni i*neler.)

Ertesi gün tekrar bizim dönerciye gittik, önceki günkü adam yine oradaydı: Kirli sakalları, kırlaşmış saçları, üstündeki yırtık deri ceketi ve kirli kareli gömleği ile tanıdık bir yüzdü karşımızdaki. Dedik, “Abi burası senin mekanın, değil mi?” “Yok yav” dedi, “Benim aşağıda birahane vardı, kapattım orayı. Takılıyoruz burada işte.” dedi. Meğer dönercinin sahibi zannettiğimiz bu adam tam bir boş adammış, orada sigara içip vakit geçiriyormuş. 80 sonrasında siyasi sebeplerden dolayı sığınmış Macaristan’a, “Sağ mı, sol mu?” dedim. Bekledi, bekledi, “Sağ” dedi. Nereli olduğumuzu sordu sonra. Arkadaş “Trabzon” diye cevap verdi. “Neresinden Trabzon’un?” diye tekrar sordu adam. Bizimki “Sürmene” diye cevaplayınca bizim dönerci başladı yaka silkmeye! Hani bildiğin sol elinin baş parmağı ve işaret parmağıyla ceketinin yakasını kavrayıp, “Allah belasını vermesin o Sürmene’nin! Bezdim ulan, bezdim!” der gibi yakayı ileri geri sallıyordu! Benim arkadaş zaten sarhoş, “Annem de öyle diyor, hepsi şeytan diyor! Bence de abi! Ben de sevmem zaten Sürmenelileri! Haklısın!” diye memleketi hakkında ileri geri konuşup adama hak verdiğini gösterse de adam doymuyordu yaka silkmelere! Saniyelerce ceketinin yakasını silkmeyi bırakmadı, nereden baksan 1 dakika sürmüştür. Ondan sonra Sürmeneli bir çocuktan bahsetmeye başladı: “Dedim i*neye, Şaş sokağında donsuz gezersen dedim, sana 10,000 lira verecem. İ*nenin oğlu donsuz gezdi sokakta moruk, yemin ediyorum gezdi. Geldi yanıma sonra, dedi nerde lan param. Al dedim (eliyle nah yapıyor), paran burda. S*kinin etini s*keyim dedi bana. Ver lan paramı dedi.”

Kahkahalar eşliğinde oradan ayrıldık. O günden beri arkadaş ortamında canımız sıkıldığında “Sürmene!” diye bir bomba atıyoruz ortaya, hep beraber aynı anda yaka silkiyoruz.

Budapeşte’ye dönersek, şehirde görülecek çok şey var. Kızları oldukça güzel. İnsanlar biraz fakir ama şehir kesinlikle huzurlu. Yaşanabilir bir şehir olduğunu düşünüyorum, özellikle de Türkler için. Tren istasyonunun karşısındaki bir sokakta Türk berberi bile bulduk! Yalnız Buda ve Peşte arasında aslan heykelli bir köprü var, o köprüyü mutlaka görün ama köprünün korkuluklarından uzak durun. Ben hayatımda bu kadar çok örümceği bir arada görmedim; köprünün başından sonuna kadar her tarafı örümceklerle doluydu. Sırtımızı köprüye yaslayıp foto çekinemedik, o derece berbattı durum.

Şehir güzel ama…

Budapeşte hakkında söyleyecek bir şeyiniz varsa, yorumlarınızı;

  • http://ask.fm/UsenenAdam adresinden üye olmaksızın ve anonim olarak bana gönderebilir,
  • Aşağıdan yorum olarak yazabilir,
  • Yukarıdan iletişim bölümüne girerek mesaj şeklinde bana ulaştırabilir,
  • “Komik miydi bu?” diye düşünerek içinizde tutup kendi kendinizi yiyebilir,
  • Ask.fm’e gelerek “ÜŞÜ, MEMLEKETİNİ NEDEN YAZMADIN?!” diye sorup, benden gelecek cevabı bekleyebilirsiniz. (Gelme garantili.)

…Sürmene!

Üşü ile Interrail: Prag’da Bir Futbol Maçı!

29 Ağustos günü Bratislava’dan Prag’a geldik. Buraya bu tarihte gitmemizin en önemli sebeplerinden biri şuydu: 30 Ağustos günü Prag’da oynanacak olan Chelsea – Bayern Münih UEFA Süper Kupa maçı! Şehri gezerken bir yandan şehirdeki futbol atmosferini yaşamak ve o tarihi ana tanıklık etmek istiyorduk. Bu yüzden yolculuk planımızı yaparken Prag’ı 30 Ağustos’a almak için oldukça büyük bir uğraş verdik, yolu epey dolandırdık. Ama neticesinde bunu başarmış olduk.

Peki elimize ne geçti? Hemen hemen hiçbir şey! Birincisi, zaten maça biletimiz yoktu. Biletlere aylar öncesinden bakmıştım, çok pahalı olduğu için gereksiz görüp almamıştık. İkincisi de, bu maceradan şunu öğrendik: İngilizler bir yerde toplandıysa ve özellikle bunu futbol takımları için yapıyorlarsa o yerden koşar adımlarla kaçmak gerek! İngilizin sarhoşundan uzak dur. Önceki gün gezip tarihi dokusunu çok beğendiğimiz Prag, ertesi gün binlerce sarhoş İngilizin sağda solda bağırması ve sokaklara bira içerek dolanması ile bütün o büyülü atmosferini kaybetti. “Buranın en iyi gece kulübü nedir?” diye sorduğumuzda bize tarif ettikleri Karlovy Lázně isimli 5 katlı gece kulübünün önüne gittiğimizde 50’den fazla sarhoş İngiliz erkeğin diskonun önünde beklediğini gördük. Tam biz “Demek ki disko bunları içeri almamış” diye mutlu olmuşken hep birlikte içeriye doğru yönelmeye başladılar ve 50 erkek zorlanmadan mekana girebildiler. Mekanı bastılar desem daha doğru olur heralde! Biz de, “Bunlar bir de kupayı alırsa Cumartesi günümüz de hiç olacak!” diye düşünüp Chelsea’nin teknik direktörü Jose Mourinho’ya telepatik yöntemlerle şöyle seslendik: “Büyük üstat, kusura bakma, bugün Bayernliyiz. Bizi affet!”

O akşam maçı izlemedik bile, içip eğlenmekle meşguldük. Maçı kimin aldığını birkaç saat sonra sokakların halinden anladık: Gece yarısından sonra ve özellikle ertesi gün sokaklar huzur dolu ve tertemizdi. Bağıran sarhoşlar ve yüzbinlerce erkek yoktu yollarda. Ben aslında İngilizleri çok severim ama fanatik ve sarhoşken hiç çekilmiyorlar. Deutschland über alles diye de boşuna böbürlenmiyor bu sarışın millet… Adamlar haklı.

Peki biz Prag’da neler yaptık? Öncelikle şehri gezdik, çünkü şehrin tarihi dokusu inanılmaz. Köprüleri, binaları ve kendine has olan ruhuyla Prag eşsiz bir şehir. Öte yandan gece hayatını ise pek beğenmedik. Hemen hemen bütün mekanlara girdik ama gece hayatı diğer Doğu Avrupa şehirlerine kıyasla oldukça tırttı açıkçası. Ayrıca, biliyorum merak ediyorsunuz ama biz Absinth denen içkiyi de pek beğenmedik. Gerçi çeşit çeşit Absinth var, bir içki dükkanına girince o kadar çok farklı şişe görüyorsunuz ki neyi içeceğinizi bilemiyorsunuz. Yine de ben bunun yerine Slivovice, Hruškovice ve Jablkovice isimli yerel içkilerinden tatmanızı öneriyorum, zira ben bağımlısı oldum. Hatta bu içkilerden İstanbul’da bulabileceğim bir yer bulursanız mutlaka bana da haber verin. Bir tavsiye daha: Staroměstské Náměstí dedikleri Old Town meydanında bir tane astronomik saat var. Ona bakmayın. İnsanlar fotoğraf makinelerini alıp hiçbir özelliği olmayan bu saati “Aaaa, nasıl yapmışlaaaar” diyen gözlerle amele gibi izleyip sürekli fotoğrafını çekerek yolu tıkıyorlar. Hiçbir özelliği olmayan bir tane saat yahu, bak, geç.

Prag’da dikkatimi çeken şeylerden biri de belki de dilenmeye hiç ihtiyacı olmayan insanların bile köprülere, sokaklara gidip birkaç saatliğine dilenmesiydi. Bu burada bir çeşit gelenek gibi olmuş. Değişik bir dilenme şekilleri var, şapkalarını ters çevirip önlerine koyduktan sonra yere değişik bir vaziyette çömeliyorlar. Böylece yüzleri gözükmüyor. Birkaç saat bu pozisyonda kıpırdamadan duruyorlar, sonra ne kadar para toplayabildilerse onu alıp gidiyorlar. Geniş zamanımız olsaydı biz de deneyecektik bunu. :)

Görmeniz gereken şeyler listesinde en yukarıda olan şeylerden biri de köprüler elbette. Özellikle de şehrin simgelerinden biri olan Charles Köprüsü. Bunun yanında şehirdeki Karlova sokağını da mutlaka gezmenizi öneriyorum. Buranın sonunda Karluv diye bir köprü var, oradan karşıya geçip biraz yukarıya çıktığınızda Malostranské náměstí denen meydanı göreceksiniz. Burada mutlaka Trdelnik isimli tatlıdan yiyin ve yanında da limonata isteyin. Şehrin limonatası kendine has ve bu tatlı da muhteşem bir şey. Yalnız çok şekerli, söylemeden geçmeyeyim.

Şehirden aklımda kalan bir diğer şey de şu: Náměstí Republiky denen Cumhuriyet Meydanı’nda Palladium isimli bir alışveriş merkezi var. Daha önce Varşova’da da gördüğüm şekilde bir yürüyen merdiven sistemi kullanmışlar burada; yemek katına ayrı bir yürüyen merdivenle direkt olarak çıkabiliyorsun. Yani bizim AVM’lerdeki gibi kat kat yukarıya tırmanman gerekmiyor. İniş için direkt bir yürüyen merdiven yok giriş katına, sadece yukarı çıkılabiliyor. Karnı çok aç olanlar ve bütün AVM’yi dolanmak istemeyenler için böyle güzel bir opsiyon düşünülmüş. İnişi ise yine her kata tek tek inerek yapıyorsun. Bence gayet akıllıca.

Prag’da sevmediğim şeylerden biri de bar ve pub sayısının oldukça az olması. Şehirde içki içilen işletmeler genelde restoran şeklinde düşünülmüş, yemeğinizi yedikten sonra bira ya da şarap içerek oturmaya devam ediyorsunuz. Şehirdeki turistlerin yaş ortalaması da oldukça yüksekti, sanırım sebebi bu. Elbette barlar da var ama buna oranla restoranlar çok daha fazla, hele ki şehir merkezinde. Bu nedenle ağır bir şehir gibi göründü bana Prag. Diğer şehirlerdeki o coşkulu atmosfer yok, kıpır kıpır bir yer değil. Daha oturaklı bir havası var. O yüzden pek bize göre bir yer gibi gelmedi bize. Biz burada 3 gece kaldıktan sonra Budapeşte’ye gittik, oradan da Bükreş’e gidip Sofya üzerinden İstanbul’a dönerek yolculuğumuzu tamamladık. Varşova, Belgrad ve Split gece hayatını en çok sevdiğimiz şehirler olurken Prag bizi bu yönüyle şaşırtamadı. Ama tarihi dokusu ve mimarisi ile bizi yine de etkilemeyi başardı. Prag’ın, tıpkı Zagreb gibi, bir sonbahar şehri olduğunu düşünüyorum ben. Sonbaharda bir kez daha görmekte fayda var o yüzden.

Prag hakkında sizin de söyleyecekleriniz varsa, yorumlarınızı;

  • http://ask.fm/UsenenAdam adresinden üye olmaksızın ve anonim olarak bana gönderebilir,
  • Aşağıdan yorum olarak yazabilir,
  • Yukarıdan iletişim bölümüne girerek mesaj şeklinde bana ulaştırabilir,
  • “Prag’ta gece hayatı kötü mü?!” diye düşünerek içinizde tutup kendi kendinizi yiyebilir,
  • Ask.fm’e gelerek “ÜŞÜ?! Kızlardan bahsetmemişsin?!!?!?!?!?!” diye sorup, benden gelecek cevabı bekleyebilirsiniz. (Gelme garantili.)

Üşü ile Interrail: Bratislava’da İki Türk!

4,5 gündür Varşova’daydık ve bu harika şehirden çıkmayı hiç istemiyorduk. Bir sonraki durağımız olan Bratislava’da iki gün duracaktık; biz bunu bir güne düşürdük ve bu şekilde Varşova’da kalabileceğimiz kadar kaldık. Bratislava’dan sonra da Prag’a gideceğimiz için (ve 30 Ağustos günü Prag’da oynanacak UEFA Süper Kupa maçına denk gelip o atmosferi yaşayabilmek adına bunu özellikle planladığımız için) bir noktadan sonra oradan ayrılmak zorundaydık. Nihayet gitme vakti geldiğinde pencereden bu güzel şehre son kez baktım. Sonunda tren hareket etti ve içimiz buruk bir vaziyette Varşova’dan ayrıldık.

Elbette yeni bir şehir görecek olmanın heyecanı ile kendimizi avutabiliyorduk. Bratislava bizim umutlu olduğumuz şehirlerden biriydi, özellikle kızları konusunda bize çok fazla övülmüştü. Facebook’taki interrail gruplarından, interrail forumlarından ve Ekşi Sözlük’ten okuduğum kadarıyla da en çok altı çizilen nokta şehirdeki kızların çok güzel oluşuydu. Gerçi bu bizi çok fazla heyecanlandıran bir durum değildi artık, zira hem artık üstümüzde yorgunluk emareleri baş göstermeye başlamıştı, hem de gezdiğimiz şehirlerde binlerce güzel kız görmüştük ve “Bu gördüklerimizden daha güzel kızlar nasıl var olabilir?” diye düşünüyorduk artık. Yine de nasıl bir atmosferle karşılacağımızı merak etmiyor değildik tabii ki. :)

Şehre sabahın erken saatlerinde varacaktık. Trende uykumuzu yeterince alamadığımız için “İstasyonda çantalarımıza başımızı yaslayıp bir iki saat uyuruz” diye düşünüyorduk. Şehre vardığımızda perdeyi aralayıp pencereden dışarıya baktım, yağmur yağıyordu. Tren perona yanaştıktan sonra trenden hemen inip koşarak tren istasyonuna girdik. İstasyona girer girmez hayal kırıklığına uğramıştık; yolculuğun başından beri gördüğümüz en kötü tren istasyonuydu burası. Binası eskiydi, çok bakımsızdı ve oldukça da küçüktü. Duvarlarında asılı olan ilanlar bile 2006 yılına falan aitti. İstasyonun tek artısı şuydu: Ücretsiz wi-fi. Ben hostel rezervasyonumuzu zaten Varşova’dayken yapmıştım. Ama check-in saati bütün hostellerde olduğu gibi öğleden sonraydı ve biz de bu saati bir şekilde beklemek zorundaydık. Ben de bir köşeye çöktüm ve internete bağlanıp McDonalds’ların yerlerine bakmaya başladım. Gider, kahvaltı yaparız, sonra da bir kahve alıp check-in saatine kadar orada vakit geçiririz diye düşünüyordum. Bu sırada arkadaşım sigara içmek için dışarı çıkmak istedi. O ayağa kalkarken ben de telefondan başımı kaldırıp kapıya doğru baktım. İşte tam o anda istasyonun içinde dolaşan o korkunç yaratığı fark ettim: Beyaz Bela.

Hayır, bu bir böcek ya da başka bir şey değildi, bir insandı! Ama öyle bir insan düşünün ki, kadın mı, erkek mi anlayabilmeniz mümkün değil: Ayakları ufacık, boyu da kısa ve bu haliyle bir kadını andırıyor ama yüzünde de belli belirsiz bir bıyık var! Bıyığı simsiyah, saçları da bembeyaz. “Ee, beyazı anladık da, bunun nesi bela?” diye düşünebilirsiniz. Adamın (ya da kadının) yüzü o kadar korkunç ki 6 yaşında bir çocuk görse 16 hafta psikologdan çıkamaz! Bakın, asla dalga geçmek için söylemiyorum, ama ben bu tipi görünce resmen korktum ve arkadaşın kolundan tutup, “Dur!” dedim, “Gitme! Sakın gitme! Beni sakın bırakma!” İzin vermedim sigara içmesine! Beyaz Bela etrafta dolaşırken beni yalnız bırakmasına müsaade edemezdim! Belki 20 dakika Beyaz Bela’nın cinsiyeti hakkında tartıştık. Hâlâ konusu açıldığında tartışıyoruz ve bir karar verebilmiş değiliz. Uzun lafın kısası, Beyaz Bela’nın korkusundan istasyonda uyuyamadık. (Düşündükçe hâlâ ürperiyorum!) Yağmur yağdığı için istasyondan da çıkamadık, tıkıldık kaldık içeride! Yaklaşık 1,5 saat kadar sonra yağmur diner gibi oldu. Biz de fırsat bu fırsat deyip attık kendimizi dışarı.

Şehre dair ilk izlenimim çok kötüydü. Etraftaki tabelalar eski, önümüzden geçen otobüslerin çoğu da döküntüydü. Varşova’dan sonra nereye geldik diye kendimize soruyorduk. Yürüyerek şehrin meydanına kadar indik. Gerçekten çok küçük bir şehre benziyordu ve büyük beklentilerle geldiğimiz için epey hayal kırıklığına uğramıştık. Bu hayal kırıklığının yanı sıra karnımızın da iyiden iyiye acıkmaya başladığını hissetmiştik. Google Maps’e göre McDonalds nehir kenarında bir yerde görünüyordu ama kilometrelerce yürüdüğümüz halde orayı bulamadık. (Meğer şehir meydanında birbirine yürüme mesafesinde olan 3-4 tane şubeleri varmış.) Biz de bir Subway bulup orada karnımızı doyurduk. Karnımız doyduktan sonra internete girmek istediğimizde internetin şifreli olduğunu gördük. Ama kendimizi o kadar yorgun hissediyorduk ki kalkıp kasadaki kadına internet şifresini soracak enerjiyi bile kendimizde bulamamıştık. “Kanka sen kalk”, “Hayır sen kalk”, “Süper enerjik görünüyorsun, sen kalk!”, “Enerjik mi? Şimdi masaya kafamı koysam 12 saat kıpırdamadan uyurum. Sen kalk” diye dakikalarca birbirimizle tartıştıktan sonra çözümü internete girmekten vazgeçmekte bulduk! Sonra ben sıkıldım, şifreyi deneye deneye bulmaya karar verdim. İlk kelimemi yazdım: “Subway”. Ve çat diye bağlandım. :)

Birkaç saat orada takıldıktan sonra hostele geçtik. Hostelimizin ismi Hostel Petit’ti. Diğer şehirlerdeki ücretlere göre biraz fazla para ödemiştik ama odamızda banyo vardı ve yataklarımız da inanılmaz konforluydu. O gün Fenerbahçe’nin CAS davasının sonucu da açıklanmıştı. Bir saat kadar arkadaşlarımızla internette onun geyiğini yaptıktan sonra kafayı vurup yattık. Ve öyle güzel bir uyku çektik ki anlatamam size. Bedenen yorulduğumuzu ilk olarak Bratislava’da fark etmiştik. Arkadaşım Split’te kumlara yattığımız günden beri hasta hasta dolaşıyordu zaten. Ben ondan hastalık kapmamak için çok fazla önlem aldım, direnebildiğim kadar da direndim ama Varşova’dayken o soğuğun içinde şifayı ben de kaptım. İkimiz de bir yandan hasta olduğumuz için bu uykuyu çekmek ikimizin de bünyesine iyi gelmişti, güzel dinlendik. Akşam olunca da hazırlanıp dışarı çıktık.

Bratislava’ya gelirsek, aslında şehir olarak bir olayı yok. Ufak, 460 bin nüfuslu bir şehir burası. Şehrin tek olayı Obchodná denilen, içinden tramvay geçen ve bizim İstiklal Caddesi’ni andıran (elbette onun trilyonda biri bile etmez) bir cadde ve onun girişinin karşısında bulunan Old Town bölgesi. Bütün mekanlar, barlar bu bölgede bulunuyor. İçki fiyatları diğer şehirlere kıyasla biraz daha pahalı olsa da elbette Türkiye’ye göre çok daha ucuz. Biz burada Zlaty Bazant denen yerel biralarından içtik, tadı oldukça lezizdi. Slivovice ve Hruškovice (Slivovitse ve Hruşkovitze okunur) içmemizi ve Trdelnik yememizi de önermişlerdi ama biz bunları orada değil, Prag’da denemeye karar verdik. Ama siz Prag’a gitmeyecekseniz ve yolunuz Bratislava’ya bir şekilde düşerse bunları burada mutlaka deneyin.

Şehrin barlar sokağı dar ve genelde maç izlenen mekanlar tarzında. Bir tane rock club gibi bir yer vardı fakat ufak geldiği için girmek istemedik. Kendimizi yorgun hissettiğimiz için çok fazla takılmadık zaten, biraz şehri dolaşıp uyumak için hostele geri döndük. Bu gezmeler sırasında şehrin içinde bir kuyu gördük. Bu kuyuya yuvarlak bir baca yapılmış, bacanın da üstü cam ile kapatılmıştı. Camın üzerinde de oranın tarihi önemini anlatan bir yazı yazıyordu. Okuduğumda oranın oldukça eski bir tünel olduğunu ve bizimkiler burayı fethetmeye geldiğinde Slovakların bu tünelin içinde günlerce saklandığını gördüm. Ondan sonra bunlar neden Türkleri sevmiyor diye söyleyip dururlar! Yahu, Zagreb’te her gün top atıyorlar Türklerden kurtulduk diye, burada da şehrin göbeğindeki kuyuyu muhafaza ediyorlar adamlar. Her yerde ismimiz, her karakolda resmimiz var anasını satayım, tabii ki sevmezler bizi!

Şehre gelirsek, şehir en fazla 3 saatte bitirilebilecek kadar ufak bir yer. Zaten gece hayatı da hiç hareketli değil. Yolunuz düşmezse gezip görmek için gelmenizin bile anlamı yok buraya. Lübliyana’nın daha fakir ve bakımsız versiyonu gibi bir şey. Bir de şunu gördüm, Slovaklar biraz anlama problemi yaşıyor galiba. Para üstü verirken, menü sipariş ederken söylediğim şeyi anlamakta çok zorlandılar. Tavuk menüsü diyorum, et getiriyor herif. Ketçap diyorum, tepsiye getirip su koyuyor. En son içecek olarak Ice Tea isteyecektim de buz ve çayı ayrı ayrı getirecekler diye çekindim resmen, o derece! Birkaç blogda ve Ekşi Sözlük’te de bu konudan bahseden bir iki kişi olmuş, aman dikkat diyorum. Hamburger yiyecekken mantarlı tavuk sote falan koymasınlar önünüze. :)

Gelelim çok merak edilen konuya: Bratislava kızları. Arkadaşlar, Bratislava kızlarının güzel olduğunu mutlaka bir yerlerden duymuşsunuzdur. Şimdi size çok ciddi bir açıklama yapıyorum: Benim yanımda Bratislava kızlarına “Güzel” diyen insan bundan sonra abazan olarak nitelendirilecektir, bilginize. Bu kızlara güzel demek imkansız. Elbette tek tük güzel hatunlara denk gelebilirsiniz ama böyle bir genelleme yapmak için gerçekten 28 yıl kadın görmeden yetişmiş olmanız lazım. Yemin ediyorum Türk kızları on kat güzel ve bakımlı bunlardan. Hele ki Sofya kızlarını, Belgrad kızlarını, Varşova kızlarını görmüş bir insan evladı olarak bunlara güzel demem imkansız. Bakın, erkekleri fena değildi. Ama kadınları kesinlikle overrated, hatta over oğlu overrated. Bu da kulağınıza küpe olsun. Çok ciddiyim, “Bratislava kızları” diye başlayan övücü cümleler duymayayım sizden, yakarım!

Sabah olduğunda checkout yaptıktan sonra tren istasyonuna gitmek için Suché mýto denen caddeye çıktık. Sonra buradan biraz önce bahsettiğim Obchodná’ya kadar indik. Bu inişimiz sırasında, abartmıyorum, sokaklarda toplam 4 kişi gördük. Bu sırada da saat sabah 9 – 9:30 civarıydı. Şehrin ne kadar boş olduğunu siz düşünün. Belki kışın böyle değildir, bilemiyorum. Belki öğrenciler geldikten sonra şehir canlanıyordur, belki Erasmus için gelinebilecek bir yerdir. Yine de beklediğim şeyi kesinlikle bulamadım Bratislava’da. Keşke Çekoslovakya bölünmeseymiş diye defalarca düşündüm, özellikle de Prag’ı gördüğüm zaman. Aynı şeyi Hırvatistan, Sırbistan ve Slovenya’yı dolaşırken de Yugoslavya için düşünmüştüm. Bir arada ve daha güçlü yaşamak varken ne diye bölünürsün ki? Kötü politikacılardan, askerlerden ve etnik çekişmelerden nefret ediyorum. Biliyorsunuz, bizim ülkemiz de bu bölünme tehdidini yaşıyor uzun zamandır. Buyurun, hazırda bölünmüşü var işte, gidip Slovakya’yı gezin. Göreceksiniz ki bölünmek çözüm değil, aksine birleşip daha çok güçlenmek lazım. Elimizde bir tane Türkiye var işte, bölünmek yerine onu iyileştirmeye çalışalım.

Bizim için güzel bir dinlenme noktası oldu Bratislava. Ayrıca burayı görmemiş de olmadık hayatımızda. Yine de çok eğlendiğimizi, süper vakit geçirdiğimizi söyleyemem. Gittik, gezdik ve çıktık işte. Prag’da ise buradakinden çok daha farklı bir manzara ile karşılaşacaktık. Ama bunun için bir sonraki yazıyı beklemelisiniz.

Bratislava’ya gideceklere son bir not: Beyaz Bela’ya dikkat! Tabii eğer kâbus görmek istemiyorsanız… (Bir aydır doğru düzgün uyku uyuyamıyorum. :( )

Bratislava hakkında sizin de söyleyecekleriniz varsa, yorumlarınızı;

  • http://ask.fm/UsenenAdam adresinden üye olmaksızın ve anonim olarak bana gönderebilir,
  • Aşağıdan yorum olarak yazabilir,
  • Yukarıdan iletişim bölümüne girerek mesaj şeklinde bana ulaştırabilir,
  • “Bıratisılava’da gözel garı yohmuymuş la!?” diye düşünerek içinizde tutup kendinizi yiyebilir,
  • Ask.fm’e gelerek “Sen seksten, kızlardan başka bir şey bilmez misin?!” diye sorup beni bozmaya çalışarak keyfinizi yerine getirmeye çalışabilirsiniz. (Gelme garantili.)

Üşü ile Interrail: “O” Şehir… Varşova.

Geleceği kurgulamaya ve sürekli yarınla ilgili planlar yapmaya çalışmaktansa spontane yaşamayı ve anın tadını çıkarmayı daha çok seviyorum. Sürekli bir gelecek kaygısı içinde kendini harap eden bir insana nazaran çok daha fazla mutlu olmak ve hayattan daha fazla keyif alabilmek de ancak bu şekilde mümkün olabiliyor bence. Bu durumu fark ettiğim andan bu yana yarın başıma ne geleceği de çok fazla umurumda değil artık. Uzun zamandır bu konuda tek düşündüğüm şey, ne olursa olsun suyun mutlaka bir şekilde yolunu bulduğu. Yine de çocukluğum boyunca bunun daha huzur verici bir seçenek olduğunun farkında değildim, bu nedenle -biraz da mühendis bir babadan miras kalan bir detaycılıkla- hep bir şeyleri planlayarak ve geleceğimi düşünerek yaşadım. “Bugünü” neredeyse hiç düşünmedim; onun yerine, bugün biraz mutlu olmaktansa yarın çok daha fazla mutlu olmayı tercih ederek kendimi düşünceler arasında boğdum. Bugün, kendimi plansız yaşayarak çok daha huzurlu hissediyorum ve böyle düşündüğüm için yarın da bu keyfimin kaçmayacağını biliyorum.

Hayatım boyunca kurduğum planlar arasında yurtdışında bir süre yaşamak vardı. Bu yüzden üniversitedeyken bir öğrenci değişim programıyla Madrid’e gidip bir yıla yakın bir süre yaşadım; fakat bu tecrübe beni kesmedi. Bundan sonraki durağımın neresi olacağını görmek için tek başıma 10 günlük bir interrail macerasına çıktım. Milano’yu, Paris’i, Brüksel’i, Mannheim’ı, Berlin’i ve Amsterdam’ı gezdim. Bunların hepsi güzel şehirler olsa da hepsi için asıl düşüncem şu oldu: “Bunların hiçbirisi benim için ‘O’ şehir değil”.  “O” şehir derken, yaşamak isteyebileceğim ve bana uygun olabileceğini düşündüğüm bir şehirdi kastettiğim. Arayışım, keşfetmeye çalıştığım şey buydu. Bu nedenle yolculuğumun ortalarından itibaren aklımdan en çok geçen şey aynı yolculuğun bir benzerini de Doğu Avrupa şehirlerini gezmek amacıyla tekrarlamaktı. Böylece hem Avrupa’nın çoğu önemli şehrini gezmiş olacaktım, hem de hayattaki bir sonraki durağımın hangi şehir olabileceğini düşünecektim. İlk interrailimi, gezmek istediğim Doğu Avrupa şehirlerini haritada işaretleyip, “Gelecek yaz, bu sefer yanıma iyi bir arkadaşımı alarak bu şehirleri gezmeyi düşünüyorum” diye günlüğüme not düşerek bitirdim.

Türkiye’ye döndükten sonra kendimi neden iyi bir gelecek için bu kadar hırpaladığımı düşünmeye başladım. Bunları düşünmeye başladıkça da kafamdaki gelecek planlarının hepsinden birer birer koptum. Doğu Avrupa interraili de her zaman kafamda olan planlardan biriydi ve beraber gideceğim arkadaşımı da ikna etmeyi başarmıştım aslında, ama bu “plancılıktan” kurtulduğum andan itibaren bu macera benim için bir eğlence ve kafa dağıtma şekline doğru evrildi. Bu sırada bir yanda üniversiteden mezun olmaya çalıştığım için kafam çok meşguldü, derslerim çok ağırdı ve Madrid’teki hayatımdan sonra Türkiye’de yaşamak bana hiç keyif vermiyordu. Ben de ne zaman bir sınav kötü geçse ya da kahve içerek ders kitapları başında sabahlasam kendimi Interrail ile avutmaya başladım. Sonunda okul bitti, başarıyla mezun oldum ve okul biter bitmez Interrail biletimi alıp vizeye başvurdum. (Vizemi aldığım ülke de, tesadüfe bakın ki, Polonya’ydı.)

Yolculuk günü geldi, çattı. Yola çıktık, Sofya’yı gezdik. Ardından Belgrad’a hayran kaldık, Zagreb’i dolaştık ve Split’te tatil yaptık. Lübliyana’yı ve Viyana’yı gördük. Her ne kadar bu şehirlerin hepsinde çok güzel vakit geçiriyor olsak da yolculuk boyunca kiminle interrail hakkında konuşsak bize mutlaka Polonya’ya gitmemizi söylüyordu. Orada bulunup da oradaki muhteşem gece hayatını ve eğlenceli ortamı bize övmeyen yoktu. Bu nedenle Varşova’yı görmek konusundaki heyecanımız birkaç kat artmıştı. Viyana’dan Varşova trenine inanılmaz bir coşku ile bindik.

Varşova’ya vardığımız gün Cuma günüydü. Şehirde fiyatların oldukça uygun olduğunu görünce hostelde kalmak yerine ucuz bir otel tutmaya karar verdik. Ve -biraz da tesadüf eseri- öyle bir otel tutmuştuk ki görmeniz gerek! Otelin lokasyonu bundan daha iyi olamazdı. Istanbul’da olsaydı Jolly Joker Balans’ın sokağında veya Reina’nın yanında olabilecek bir otel düşünün; işte bizim otelimiz buydu: Hotel Mazowiecki. Öyle bir yerdeydi ki, Varşova’nın en ünlü kulüpleri, haftanın 7 günü açık olan bir pub ve gece 1’e kadar içki alabileceğimiz bir Carrefour Express ile aynı sokaktaydı. Aynı zamanda içkimizi alıp takılabileceğimiz bir park da hemen yanıbaşımızdaydı. Sıkıldığımızda Varşova’nın en ünlü caddesi olan Novy Swiat’a da birkaç adım yürüyerek ulaşabiliyorduk. Daha iyisi olamazdı! Keyiften kendimden geçmiştim. Arkadaşıma dönüp, “Oğlum,” dedim. “Çok keyifliyim. Bu gün bu geceyi hatırlamayana kadar içeceğim!” Sen misin böyle diyen?

Bir şişe Absolut Vodka alıp odada içmeye başladık. Kafamdaki her şey için içiyordum; sınavda aptal aptal sorular sorarak sene boyunca beni illet eden hocalar, içeriye damsız almayan Türk gece kulüpleri, anlamsız tripleri ile bana kafayı yediren Türk kızları, sürekli karışık olan siyasi gündem, cahil bir halk ve beni deli eden bütün her şey için! Bu sırada o kadar çok eğleniyorduk ki görmeniz gerek! Şişe bitince sokağa indik ve yol üzerinde gördüğümüz her kızla konuşup eğlenmeye devam ettik. Ardından otelimizin karşısındaki pub’a geçip viski içmeye devam ettim. (Vodka’nın üzerine Jack Daniel’s ile cila yapmak klasiğimdir.) Ben içtikçe içip giderek sarhoş olurken yanımdaki arkadaşım da dışarıda gördüğü bir kızla konuşmak için pub’dan çıktı. Uzun süre geri gelmeyince midemde bir açlık hissettim. Bundan sonra tek hatırladığım mekandan çıkıp yanındaki seyyar hot dog’cudan bir sandviç aldığım ve birkaç ısırık alıp çöpe attığım. Hayal meyal önümdeki bir taksiye doğru yürüdüğümü ve görüntünün sallandığını hatırlıyorum. Sonrası? Sonrası yok. Sabaha karşı yatağımda uyandım.

Doğrulup etrafıma baktım. “Buraya nasıl geldim?!” diye düşünüyordum. Birkaç saniye sonra, “Ulan? Telefonum?!” diye düşündüm. Ceplerimi yokladım, yoktu. “Telefonum!!! Telefonum?!!!” diye telaş içinde yastıkların altına, yorganın içine, yerlere baktım. Kafamı çevirdiğimde telefonumu karşıdaki sehpanın üstünde gördüm, televizyonun hemen yanında duruyordu. İçim rahatladı. Kalktım, saate baktım. Sabahın yedisiydi. “Ben bu telefonu buraya ne zaman koydum?” dedim kendime. Geceye dair az önce anlattıklarım dışında hiçbir şey hatırlamıyordum. Daha önce hiç yaşadığım günü hiç hatırlamayacak kadar sarhoş olmamıştım. “Herhalde,” dedim, “Beni arkadaşım buraya taşıdı, sonra da dışarı çıktı. Sonra dışarıya çıkınca da bir kızla tanışıp onun evine gitmiştir.” Tam ben bu düşüncelerdeyken bzzzzt diye telefonum titredi. Whatsapp’tan arkadaşım mesaj yazmıştı, “Uyandın mı?” diye. “Beni otele sen mi getirdin?” diye sordum. “Yoo” diye cevap verdi.

Haydaa! Bu sefer aldı beni bir düşünce! “Acaba otelin güvenliği mi beni odaya taşıdı?” diye düşündüm. Herhalde öyledir diye derken gözüm sandalyenin üstünde duran oda anahtarına ilişti. Kalkıp kapıyı kontrol ettim, kilitliydi. “Güvenlik beni odaya bırakmış olsa anahtarı içeriye bırakıp tekrar kapıyı nasıl kilitledi?” diye düşündüm. Bunun da ihtimali çok düşüktü, kimse üç kuruş için gecenin bir saatinde sarhoşun teki için bu kadar uğraşmaz. Aşağıya indim, güvenlikçinin ve resepsiyonistin gözlerinin içine bakıyorum, “Dün fena sarhoştun” dercesine gözüme bakacaklar mı diye. Yok, hiçbir tepki yok. Allah allah! Bu sırada arkadaşım geldi. Olanları ona anlattım. Gece 1:30 gibi odaya gelmiş, odada yokmuşum. Sonra sabaha karşı 4’te tekrar odaya gelmiş, bu sefer odadaymışım. Anahtarı aşağıda bulamadığı için odaya girememiş, kapıya vurduğunda da ben duymamışım. Ben pub’dan çıkarken saat 12:30’a geliyordu. Demek ki o 1 saat boyunca, hatta belki de saat 4’e kadar hep dışarıdaydım. Peki bu saatler arasında neredeydim? Ne yaptım? Otele geri nasıl döndüm, odaya nasıl girdim? İnanın hâlâ cevabını bilmiyorum.

Arkadaşım kafasını yastığa koyduğu gibi uyudu. Ben de kalktım, giyindim ve marketten su alıp şehirde dolaşmaya başladım. Yemek yedim, karnımı doyurdum. Bu sırada hâlâ önceki gün neler yaptığımı hatırlamaya çalışıyordum. Sonra metroya binip Zlote Tarasy denen AVM’ye gittim, kendime telefonum için Earpods kulaklık ve şarj istasyonu aldım. (Bu gerçekten çok işe yarayan bir cihaz, özellikle şarjının çabuk bitmesinden şikayetçi olanlara tavsiye ederim.) Daha sonra arkadaşımla beraber şehrin diğer yerlerini gezdik.

Şehirle ilgili de bir şeyler söylemek istiyorum. Öncelikle Varşova soğuk bir şehir. Bizim gibi Akdeniz insanlarına göre fazla soğuk hem de. Atmosferinden, kasvetliliğinden bahsetmiyorum, havası soğuk! Bunu bilerek gidin. Şehirde yalnızca bir metro hattı var ve Kuzeybatı – Güneydoğu istikametinde çalışıyor. Yalnızca bir metro hatları olsa da şehre yetiyor, çünkü hem nüfus fazla değil, hem de tramvaylar ve otobüsler ile şehrin ulaşımı gayet yeterli düzeyde. Tramvayda bilet kontrolü falan olmuyor, atlayıp gidebiliyorsunuz. Ama elbette kontrolör girer de biletinize bakmak isterse cezayı yersiniz, benden söylemesi. (Zaten bu bütün şehirlerde böyleydi, tramvayında, otobüsünde bilet okutulan bir Doğu Avrupa şehri görmedim.) Ben oradayken ikinci metro hattının da çalışmaları sürüyordu. Bu yeni metro da yanlış hatırlamıyorsam Świętokrzyska durağı ile kesişecek; hatta bu metroyu bir Türk şirketi olan Gülermak yapıyordu.

İkinci ve üçüncü günümüzü de sokağımızdaki mekanlara girerek ve kızlarla eğlenerek geçirdik. Burada Polonyalı kızlarla ilgili bir parantez açmam lazım. Neredeyse Sofya kızları kadar güzel olan bu kızların muhabbetleri de kendileri kadar güzel. Şu ana kadar Avrupa’da gördüğüm en güzel kızları barındıran iki şehirden birisi Varşova. (Tahmin edebileceğiniz gibi diğeri de Sofya.) Cumartesi günü bütün mekanlar hınca hınç dolu. Pazar günü ise yalnızca Mazowiecka, yani bizim sokağımızdaki bir iki mekan açık. Mekanların çoğuna para ödeyerek giriyorsunuz ve içeri girerken bileğinize mekanın damgası vuruluyor. Bu damga Avrupa’nın gelişmiş şehirlerindeki gece kulüplerinde olduğu gibi sadece morötesi ışık altında görülen ve çabuk silinen damgalardan değil. O nedenle size tavsiyem Cuma günü damganızı sıkıca bastırtın ve gün boyunca kolunuza su değdirmeyin. Aynı damga ile ertesi gün -yüksek ihtimalle- aynı mekanlara ücretsiz girmeyi deneyebilirsiniz, damgaları değiştirmiyorlar. Tavsiye istiyorsanız vereyim: Enklawa’ya mutlaka girin.

Polonya kızlarından söz açılmışken şunu anlatmadan geçmeyeyim: Mazowiecka’da bahsettiğim pub’da haftasonları çalışan uzun boylu bir kız var. Bu kız çok seksi bir tişört giyiyor, sırtı ters V şeklinde açık ve yarı transparan. İşin ilginci bu kız bu tişörtü HER GÜN giyiyor. Cuma, cumartesi, pazar, pazartesi… Anlaşıldı, seksisin ama üzerine yapışacak be kadın. Çıkar, yıka şunu! Eğer oraya gider de bu kızı görürseniz hâlâ bu tişörtü giyiyor mu bakın, herhalde artık çürütmüştür o kıyafeti. :(

Pazar günü arkadaşımla Novy Swiat’a gittik. Burada Old Town denilen bölgeyi mutlaka görmelisiniz. Yapılar, sokaklar, dükkanlar inanılmaz güzel. Renk renk binalar o soğukta insanın içini ısıtıyor. Burada bir süre dolandıktan sonra içkilerimizi alıp buradaki “Kolumna Zygmunta” denilen direğin dibine çöktük. Burada arkadaşım bir kızla tanıştı, ben de kız hiç hoşuma gitmese de kalkıp onları yalnız bıraktım. (İyi bir eküri asla cockblocking yapmaz.) İçkimi içerek bizim sokağa gittim. Burada İtalyan çocuklarla tanıştım. Yanlarında bir de kız vardı. Sonra aramıza bir sarhoş adam ve iki kız daha katıldı. Bir de Japon girince işin içine kocaman bir grup olduk. Sarhoş olan aramızdan ayrıldı, kalanlarla hep beraber Nowy Swiat’a indik. İçkilerimizi aldık, bol bol muhabbet ederek nehir kenarına indik. Bu sırada kızlardan birinden Facebook istedim, “Telefonumun interneti bozuk” diye yalan söyleyip vermedi. (İntikamımı bekle tatlım.) Daha sonra İtalyanlar trene binecekleri için aramızdan ayrıldı. Japon, ben ve üç kız, buz gibi bir soğuğun içinde kaldık. Ortamı görmelisiniz, demin Facebook vermemek için direnen o kız da dahil olmak üzere üç kız da bana yazıyor, ben de herkese mavi boncuk dağıtıyorum. Onu da boşlamıyorum, bunu da. Ama kimseye de yüz vermiyorum. İçimdeki coşkuyu görmeniz lazım. Hava buz gibi, kızlar soğuktan donuyor, bir erkek gelse de bana sarılsam diye tir tit titreyerek etrafa bakıyorlar. Ben de sağ omzuma bir kız, sol omzuma diğer kız başını koymuşken içimden şeytani kahkahalar atarak şöyle diyorum: “HAHAHAHA! Siz, kadınlar! Roller yer değiştirdi oğlum!!! Her yer erkek doluyken yüz vermeme tribine girerdiniz, değil mi? Erkek sayısı azalıp piyasa daralınca da böyle kıvranırsınız işte! Artık tavlamak uğraşan sizsiniz, seçici olan da ben! KAPIŞIN ŞİMDİ!!!!” O gecenin sonunda o üç kızdan şanslı olan beni aldı. Doğal seleksiyon budur işte, survival of the fittest!

Polonya kızları ile ilgili son bir şey söyleyeyim: Herkeste bir evlenme ve yuva kurma telaşı var. Bunu en fazla Almanya’da görmüştüm ama Polonya’da da sosyal düzen hemen hemen böyle. Bir iki kişiyle çıktıktan sonra biriyle nişanlanıp hemen beraber yaşamaya başlıyorlar. Ondan sonra Mortgage taksitleri, iş, çocuk derken beraber yaşlanıp gidiyorlar. Sokaklarda neredeyse herkesin parmağında bir yüzük var. O yüzden burada playboy triplerine girmenize gerek yok. Doğal olun, 10 çocuk yapmak istediğinizi falan söyleyin. Emin olun çok çekici bulacaklar sizi. Türk erkeklerine ve koyu renkli saçlarımıza bayılıyorlar. Zaten orada kahverengi gözlerimizle gezerken hayatımızda ilk defa renkli gözlü gibi hissettik. :) Bir de inanılmaz vefalı ve sevgilisine sadık olduklarını gördüm. Eğer aradığınız böyle bir kızsa Polonya’ya mutlaka gidip ortamı bir koklayın.

Sonuç olarak, harika anılar ile ayrıldık Varşova’dan. İkimiz de çok mutluyduk ve “Buraya bir daha gelelim” diyerek bindik trene. Avrupa’da bir şehire kendimi atmayı planlamıyordum artık; ama hâlâ “O” şehri arıyor olsaydım eğer, o şehir mutlaka Varşova olurdu, bundan eminim. Bir daha gidersem kalacağım otel de belli zaten. :)

Buradan da kalkıp Bratislava’ya geçtik. Artık o şehir de bir sonraki yazının konusu.

Varşova hakkında sizin de söyleyecekleriniz varsa, yorumlarınızı;

  • http://ask.fm/UsenenAdam adresinden üye olmaksızın ve anonim olarak bana gönderebilir,
  • Aşağıdan yorum olarak yazabilir,
  • Yukarıdan iletişim bölümüne girerek mesaj şeklinde bana ulaştırabilir,
  • “Adam kızları götürüyor ya!?” diye düşünerek içinizde tutup kendinizi yiyebilir,
  • Ask.fm’e gelerek “Sen seksten, kızlardan başka bir şey bilmez misin?!” diye sorup beni bozmaya çalışarak keyfinizi yerine getirmeye çalışabilirsiniz. (Gelme garantili.)

Üşü ile Interrail: Buraya Viyana Kapıları Esprisi Gelecek.

Lübliyana’dan Viyana’ya doğru gelirken gece orada kalıp kalmayacağımız hakkında bir fikrimiz yoktu. Hostel rezervasyonu yapmamıştık. Gidip, şehri görüp, ışık gördüğümüz takdirde bir gün daha kalmayı uygun gördük. Berbat bir yolculuktan sonra Viyana’ya vardığımızda Sofya’da, Belgrad’da, Zagreb’de, Split’te ve Lübliyana’da sınırlı ölçüde görebildiğimiz bir şeyi bütün çıplaklığıyla karşımızda bulacaktık: Medeniyet. Adamlar öyle bir tren istasyonu yapmış ki iç mimarisinin bizim Atatürk Havalimanı’ndan farkı yok. Daha ayağımızı basar basmaz şehirdeki Almanyavari düzen hemen dikkatimizi çekti. Çantalarımızı dolaba koyup kilitledikten sonra şehri gezmeye başladık.

Hemen hemen her şeyi güzel Viyana’nın. Mimarisi harika, şehri düzenli, insanları gayet medeni. Şehrin tek problemi var, o da içinde çok fazla Türkün yaşıyor olması. Öyle ki, Türkçe duymadan bir sokağın bir ucundan diğer ucuna yürümek çoğu zaman mümkün olmuyor. Bu sizin için bir problem mi bilmiyorum. Kimisi bu durumdan hoşlanabilir, “Ne güzel, gurbet gibi olmaz” gibi düşünebilir. Kişisine göre değişen bir şey bu. Ama benim hoşuma gitmiyor her yerde Türk olması çünkü bunlar yüzünden yabancılar size önyargı ile bakıyorlar. O önyargıyı kırmakla uğraşmak da çok zor oluyor.

Viyana, Tuna nehri kenarına kurulmuş şehirlerden bir tanesi. Before Sunrise’ın çekildiği yer olduğu için benim için önemi olan şehirlerden biriydi. Zaten filmde görülen çoğu yeri gördüm. Hatta bana kalsa filmdeki her yere tek tek bakacaktım ama arkadaşıma kabul ettiremedim. :) Viyana’da günübirlik kaldığımız için çok fazla gezemedik. Şehrin çok güzel bir tren ve tramvay hattı olduğu için genelde bunları kullanarak gezebileceğimiz kadar yer görmek istedik. Buranın merkezi Stephansplatz denen bir yer. Burada St. Stephen isminde güzel bir katedral var, görmenizi öneririm. Heidenplatz’ı ve buradaki müzeleri de gezmenizi tavsiye ederim. Klasik müzik sevenler için harika bir şehir olduğunu da söylemeliyim Viyana’nın. Hayranı olduğum bestecilerden biri olan Mahler’in yerde imzasını görmek beni oldukça şaşırttı. Oradaki orkestrada şeflik yapmış pek çok ünlü bestecinin de adını yıldız içinde yerdeki karolarda görmeniz mümkün.

Şehirde gece kalmadığımız için gece hayatıyla ilgili bir fikrim yok ama şehir bize ışık verdi. Yine de bu Türk nüfusundan dolayı korkuyorum. Bildiğim kadarıyla orada da Berlin’deki, Brüksel’deki gibi bir Türk mahallesi var ama gitmeyi bırakın, yerini sormadık bile. :) Şehir hakkında aklımda kalanlardan biri de şehirde dev gibi bir Goethe heykelinin olması. Orada bir de fotoğraf çekildim, ileride kitap yazarsam kapağına koyabilirim onu. :) Aklımda kalan bir diğer şey de dönerin tadının muhteşem olması. Stephensplatz’daki McDonalds’ın yanındaki dönercide arkadaş kendini kaybetti. :)

Sonuç olarak Viyana güzel ama Türk akınına uğramış bir şehir olarak kafamda yer etti. Gezerken kendimi Almancı gibi hissettim. İçimde kalan tek ukde Viyana Şnitzeli yiyecek iyi bir yer bulamamak oldu. :) Görülmesi gereken bir yer, tavsiye edebileceğim şehirlerden bir tanesi; ama kesinlikle bir Varşova değil. Varşova da bir sonraki durağımızdı zaten. Orada 4 gece kaldık ve inanılmaz eğlendik ama neler yaşadığımı öğrenmek için bir sonraki yazıyı beklemelisiniz. :)

Viyana hakkında sizin de söyleyecekleriniz varsa, yorumlarınızı;

  • http://ask.fm/UsenenAdam adresinden üye olmaksızın ve anonim olarak bana gönderebilir,
  • Aşağıdan yorum olarak yazabilir,
  • Yukarıdan iletişim bölümüne girerek mesaj şeklinde bana ulaştırabilir,
  • “Tuna Nehri akmam diyor mu cidden!?” diye soğuk şakalarınızı bana aktarmaya çalışabilir,
  • Bunu çok isteyerek bir sonraki yaz yapacağınız interrailde sizinle beraber gelmemi sağlayabilirsiniz.(Gelme garantili.)

Üşü ile Interrail: Beş Dakikada Lübliyana

Split gibi güzel bir şehirden ayrılmanın büyük hüznü ile yeni bir şehir görecek olmanın tatlı heyecanı arasında gidip gelen tuhaf bir ruh hali ile vardık Lübliyana’ya. Oraya giderken neyle karşılaşacağımızı aşağı yukarı biliyorduk: Küçük bir şehir, güzel kızlar ve abartılı olmayan bir gece hayatı. Gittiğimizde ise şunu gördük: MİNİCİK bir şehir, ÇOK güzel kızlar ve OLMAYAN bir gece hayatı. :)

Şehir o kadar küçük ki, şehir haritasında şehir merkezini ortalayan üç büyük çember bulunuyordu ve en dışta olan çember yürüyerek 15 dakikalık mesafeyi gösteriyordu. Buraları yürüdüğünüzde de zaten şehirde gezilecek bir yer kalmıyor. Bu son çemberin biraz daha dışında kalan bölgeleri de zaten şehir diye tanımlamazsınız. İşte o kadar ufak bir yer Lübliyana. Şehrin nüfusunun yaş ortalaması da inanılmaz yüksek. Öyle ki şehrin sokaklarında kısa bir tur attıktan sonra -dünyanın her yerinde artan şehir nüfuslarının aksine- Lübliyana’daki nüfusun 100 sene sonra en azından yarılanacağını düşünmemek mümkün değil. Belki de bütün gençler yurtdışına tatile gitmişti, bilemiyorum. (Gerçi koca şehirde 60.000 öğrenci varmış. Hepsi şehirde kalsa ne olur?)

Peki bu şehirde yapılacak ünlü şeyler neler mi? Örneğin şehir pazarında çok ünlü bir süt makinesi var, hemen hemen her interrailci de bilir onu. Başka bir şehirde benzer bir örneğine hiç rastlamadım. Şişeyi 20 cente makinenin hemen yanından alıp içine istediğin kadar taze süt dolduruyorsun ve içiyorsun. Afiyetle o sütü içtik, enfesti. Sokakta ip üstüne asılmış duran ayakkabıları; şehri ikiye bölen nehri, üzerindeki köprüye Now You See Me filminin son sahnesindeki tarzda asılmış olan asma kilitleri ve o ünlü ejderha heykelli köprüyü gördük. Ardından da kaleye çıkıp yukarıdan şehri izledik. Son olarak nehrin kenarındaki mekanlardan birine gidip oturduk ve akşam kalkacak trenimizin saatini beklemeye başladık. Zaten yapılacak başka bir şey de yok burada. Bir şehir düşünün ki anlatılacak en önemli şeyi pazarındaki süt makinesi olsun. Daha ne diyebilirim ki? :)

Yine de Slovenya’nın MUHTEŞEM bir doğaya sahip olduğunu söylemem gerek. Hırvatistan’dan çıkar çıkmaz kısa sürede etraf daha da bir yeşil oldu ve harika bir manzara eşliğinde yolculuk yapmaya başladık. Lübliyana’ya yaklaştıkça bu manzara iyice muhteşemleşti. Nehirler, renk renk minik dağ evleri derken benim gibi bir beton dostu, doğa düşmanı (yanlış anlaşılmasın, “doğa kirleten” şeklindeki bir düşmanlık değil, “köye gitmekten nefret eden” biçiminde :)) adam bile gözlerini tren camından alamadıysa doğasever bir insan bu ülkeyi kesinlikle görmeli. Ama aradığınız büyük bir şehir, renkli bir gece hayatı ve hareket ise sizin yeriniz Lübliyana değil.

Bir sonraki şehrimiz Viyana’ydı. Trenimizin saati yaklaşınca kalkıp istasyona gittik. Tren istasyonunda dolapların olduğu bölüm yanılmıyorsam 24 saat açık. Bu hiç belli olmuyor, mutlaka çıkarken kontrol etmek gerek. (Örneğin Split’te 10’da kapanıyordu.) Biz kontrol etmeden çıkmıştık. Saat geç olduğu için çantalarımız dolapta kalacak diye bir korku yaşasak da kapının açık olduğunu görüp rahatladık.

Telefonumdaki Rail Planner uygulamasına göre (ki muhteşem bir uygulamadır) çoktan gelmiş olması gereken tren bizi peronda uzun süre bekletti. O sırada, 2 liralık eşofman giymiş, sokak çocuğuna benzeyen ve İbrahim Tatlıses gibi öpüşen bir tip tarafından dakikalarca öpülen bir kız yanımıza gelip trenle ilgili bir soru sordu. Sonra bir iki soru daha sordu ve derken pat diye yanımıza çöküverdi. Tamam, yeni insanlar tanımaya bayılırım. Ama bu kız cidden ümitsiz vakaydı çünkü inanılmaz boş konuşuyordu. Biz de bir iki cümle konuştuktan sonra “he” deyip geçtik. Kız hemen bizim yanımızdaki ikiliye gitti ve onları dakikalar boyu öyle bir kilitledi ki aman aman, düşman başına. İşte bu gibi durumları önceden sezip çabuk savuşturmak çok önemlidir. Aynı kızı tren aktarması yaptığımız yerde sağa sola kusarken tekrar görecektik. Ne(ler) içtiyse artık. :(

Tren aktarması demişken, bize Rail Planner’ın gösterdiği güzergah yanlış çıktı ve aktarma yapmamamız gereken bir trende aktarma yaptık. Fakat bundan önce çok fazla anlatılacak şey var.

İlk bindiğimiz tren hınca hınç doluydu. Biz oturacak yer bulabilmek umuduyla birbirimizle konuşarak etrafa bakınırken deliye benzer bir tip bize dönüp, “Siztemi Türgsüğüz?” diye sordu. Kobra Takibi’ndeki Semih’in 25 kilo alıp 7 ay çöplükte yaşamış halini andırdığı için aramızda o andan sonra Semih diye anacağımız bu tip, yarı açık gözleri ve burnunda belli belirsiz görünen sümüğü ile korkunç bir adamdı.

Oturacak bir yer bulamayıp vagonun ön bölümünde beklemeye başladık. Elbette Semih de yanımızda bekliyordu. Üç, dört dakika sonra kontrolör geldi. Doğru düzgün Türkçesi olmadığı gibi yabancı dilinin de olmadığını anladığımız Semih kontrolöre el kol hareketleri yaptıktan sonra “KAÇ PARA?!” diye öyle bir bağırdı ki bir anda vatanımdan milletimden soğudum. Herifin dili yok! “Yoksa parası da mı yok?” derken en azından bilet alacak parasının olduğunu görüp rahatladık. “Başkası adına utanmanın daha da ötesi var mıdır acaba?” diye düşünerek koridor tarafına geçmiştik ki, beş dakika sonra Semih kapının diğer tarafında bir koridor dolusu insanın bakışları arasında maymun gibi eğilerek fıstık yemeye başladı. Şaka yapmıyorum, %100 gerçek.

Yine de Semih’ten daha büyük bir problem vardı karşımızda: Oturacak kuşet bulamamıştık. Son çözüm olarak koridora yatmaya karar verdik. İki büklüm şekilde kıvrılıp kafamızı çantalarımıza koyduk. Bir tüyo: Koridorda yatma ihtimaline karşı plaj havlunuzu her zaman çantanızın en üstlerinde, ulaşabileceğiniz bir noktaya koyun. Çünkü onu yatarken çıkarıp altınıza sereceksiniz.

Saatlerce iki büklüm şekilde tren koridorunda süründükten sonra bir durakta bütün yolcuların aşağı indiğini fark ettik. Bizi başka bir trene alıyorlardı. (Rail Planner böyle demiyordu ama.) Biz bir süre bu trende de yerde yatmak zorunda kaldık. Bir durak sonra sanırım arkaya birkaç vagon daha bağlandı ve hep beraber kalkıp buradaki boş koltuklara yerleştik. Orada çektiğimiz uyku da bizi biraz olsun kendimize getirdi.

Zor bir yolculuktan sonra Viyana’ya vardık. Muhteşem bir tren istasyonu bizi karşıladı Viyana’da. Sofya, Belgrad, Zagreb, Split ve Lübliyana tamam, hiç fena değillerdi ama bu şehir gerçekten ilk defa gerçek bir medeniyet görmüşüz hissi verdi bize. Artık bunu da bir sonraki gönderide anlatırım. Bu arada uzun süredir yazı gönderemiyordum; gecikme için kusura bakmayın. Merak etmeyin, bir daha olmaz. :)

Lübliyana hakkında sizin de söyleyecekleriniz varsa, yorumlarınızı;

  • http://ask.fm/UsenenAdam adresinden üye olmaksızın ve anonim olarak bana gönderebilir,
  • Aşağıdan yorum olarak yazabilir,
  • Yukarıdan iletişim bölümüne girerek mesaj şeklinde bana ulaştırabilir,
  • “Sen nerdesin kaç gün!?” diye tepki vererek bana aktarabilir,
  • Bunu gerçekten çok isteyerek, düşünce gücünüzle evrene mesaj gönderip bir sonraki şehirde benden size meydanda buluşma sözü gelmesini sağlayabilirsiniz. (Gelme garantili.) (Aynı espriyi bir daha göndermenin zevki de bambaşka.)

Üşü geri döndü ulen!

Interrail Sonrası Hisler ve Uzun Süredir Neden Yazmadığım Üzerine…

Sofya’da, daha ilk sabahımızda kahvaltı yaparken yola beraber çıktığım arkadaşıma şöyle demiştim: “Oğlum, bitiyor. Al işte, ilk gün bitti. Çok yakında eve döneceğiz.” Aynı cümleyi Belgrad’da ve Split’te de söyledim. Split’i kafamızda bir mola yeri gibi düşündüğümüz için ondan sonra zaten kafamızın içinde hep bir hüzün oldu, bir kenarda saklandı ve her mutlu anımızda, “Bütün bu güzel günler bitecek lan…” diye canımızı alttan alta acıtmaya devam etti. Geldiğim gün olacakları da çok iyi biliyordum: Oturduğumuz yerde yeni açılan bir kafeyi arkadaşlarımla kontrol edecek, sonra sırasıyla hep gidip yemek yediğimiz iki yere uğrayacak ve ardından berberime gidecektim. Bütün bunları yaptım. Maceralarımızı anlattık, gülüştük ve sonra birbirimize bakarak şöyle dedik: “Eee, şimdi ne olacak?”

Bunu dediğimiz andan itibaren, ki bu Salı akşamına denk geliyor, korkunç bir depresyona girdik ikimiz de. Bunun yüzünden blog yazamadım bir türlü. Halbuki hakkında yazı yazacak daha bir sürü şehir vardı. Bir de üzerine Pazar akşamı kız kardeşimin nişanının olduğunu söylediler, iyice mahvoldum. Biliyorsunuz, beni bu evlilik tiyatroları gerim gerim geriyor. Olmak istemediğim yerlerde bulunmaktan da nefret ederim. Bütün bunların bir araya gelmesi beni mahvetti işte. Ama kendimi toparlamak zorundayım. Yazmak bana en iyi ilaç zira. O yüzden şimdi hissettiklerimi size aktarmak istiyorum. Bu yazıyı yazdıktan sonra birkaç şehir incelemesi daha göndereceğim sanırım. Blogu çok boşladım ve bunu bir yerde kesmem gerekiyor.

Peki neden Türkiye beni depresyona soktu? En önemli sebebi şu: Kimm Kanunu. Bunu anlatmak için bu yaz başında başımıza gelen bir olayı anlatmak zorundayım.

Kimm, bir arkadaşıyla beraber Türkiye’ye gelmiş, bir okul gezisi ile Diyarbakır’ı, Bismil’i gezmiş ve iki haftalık bu gezi sonunda Istanbul’a gelip bizi ziyaret eden Maltalı bir arkadaşımızın ismi. Biz bu iki kızı havaalanından aldık ve birlikte Yeşilköy’de bir kafeye oturduk. Anlatmaya başladılar. İlk söyledikleri şey, “Türk erkekleri ne kadar çirkin! Siz Türk değil misiniz, nasıl oldunuz siz böyle?” idi. Arkadaşımla birbirimize bakıp gülümsedik ve “Hadi içkini iç yaa, boş konuşma!” diye aramızda Türkçe konuşup şakalaştık. Sonra, “Aslında o bölgede genelde Kürtler yaşıyor” dediğimizde, “Biliyorum, ama durum Taksim’de de aynıydı” dedi Kimm. Başta önemsemediğimiz bu cümlenin ne kadar haklı olduğunu anlamak için interrailden dönüp, Sirkeci’den tramvaya binerek Laleli’den geçip Aksaray’a gelmemiz yeterli oldu. Hemen o an, o tramvay camından dışarıyı izlerken durumu anlamıştık: Türk erkeği çok çirkin, Türk erkeği çok bakımsız. Türk erkeği giyinmeyi zerre bilmiyor. “Kimm Teorisi haklı galiba” dedim arkadaşıma. Sonra, “Ne teorisi oğlum? Kimm Kanunu!” diye düzelttim kendimi. Bu durumun ismini de böyle koymuş olduk.

Peki Türk erkeğinin bakımsız ve çirkin oluşu bizi niye alakadar etsin? Çok basit: Sokaklarda kadın yok da ondan! Bunu anlamak için yolda gezerken lütfen kadın erkek oranına bir bakın. Türk kadınının sosyal hayatta ne kadar az yer kapladığına hayret edeceksiniz. İstediğiniz semtte gezebilirsiniz. Sokakta yanınızdan geçen adamların büyük çoğunluğu tipsiz ve ter kokan bakımsız tiplerse, kadınların da yarısından çoğu türbanlı ve “bakmanın” anlamsız olduğu insanlarsa bu şehir adamın enerjisini cup diye emer abi. Hele ki Belgrad gibi, Sofya gibi, Varşova gibi sokak biçimindeki podyumları gördükten sonra çok rahat emer. Nitekim emdi de.

Geleceğimle ilgili ne olacağını da bilmiyorum. Kafamın içindeki bir diğer soru işareti de bu. Buraları ve ask.fm‘imi takip ediyorsanız muhtemelen biliyorsunuzdur, yaz başında üniversiteden mezun oldum. Hemen iş bulup çalışmaya mı başlamalıyım, yurtdışında iş bulabilmek için mesela Almanya’da dil kursuna falan mı gitmeliyim, yoksa daha yaratıcı işler yapabilmek için kendime biraz vakit mi tanımalıyım, bilmiyorum. Türkiye’yi daha iyi bir yer yapabilmek istiyorum. Bunun için burada kalıp savaşmalıyım, yazmalıyım, burada bulunmalıyım. Ama öte yandan bu berbat yerde yaşamak da istemiyorum. Kısacası kafam inanılmaz karışık. Bu karışıklıkta sanırım bu blog ve sizin yorumlarınız, yazdıklarınız benim için her zamankinden çok daha önemli olacak.

Dünyada interraili bitti diye üzülen tek millet biz Türklerizdir herhalde. Mesela Polonya’dan çıkan adam, gezmek istediği şehirleri gezdikten ve deliler gibi eğlendikten sonra yine eğlenebileceği bir ortama; damsız olduğu için girememek gibi bir problem yaşamadığı diskolara, barlara, publara ve şehrindeki güzel kızlara dönüyor. Macaristan’dan çıkan interrailci de aynı şeyi yapıyor, İspanya’dan çıkan da, Slovenya’dan çıkan da. Peki ya biz? Biz, Taksim’de atılan biber gazlarına, polis tarafından çiğnenen ve öldürülen gençlerin haberleriyle dolu bir gündeme ve birayı siyah poşetle taşımak zorunda olduğumuz bu geri kafalı utanç ülkesine dönüyoruz. Hiçbirimiz mutlu değiliz burada. Mesela Afganistan’daki adam mutludur, çünkü bilmiyor Batı’daki hayatı ve elindekiyle mutlu olabiliyor. Ya biz? Biz görüyoruz oğlum, hemen burnumuzun dibinde muhteşem huzurlu bir hayat yaşıyor insanlar ve biz burada Tayyibiye‘de çile çektiğimizin farkındayız. Kızlar gece dışarı çıkamadığı için diskolarda bir kıza 50 erkek düşmesin diye konulmuş bir damsız girilmez yasağı yüzünden tek başımıza gidip kafa dağıtamıyoruz. Kafamıza göre parklarda içemiyoruz, eğlenemiyoruz. Gençliğimizi yaşayamıyoruz oğlum burada. Bugün Avrupa’nın hiçbir ülkesinde böyle geri bir ülke yok. Cep telefonlarımız, metrolarımız ve arabalarımız var; bunları parasını verip Batı’dan satın almışız ama bütün bunların hepsi birer makyaj. Binalarımız çağdaş görünüyor ama bunların hepsi makyaj. Bu makyajları sildiğimiz zaman aslında 1400’lü yıllarda yaşıyoruz, kafa o. Alkol almak ve eğlenmek SUÇ. Sevgilinle kol kola gezemezsin, sokakta öpüşemezsin, SUÇ. Stüdyo daireler yasaklanır, SUÇ.

Şu aralar hissettiklerim böyle. Size aktarmak istedim. Sizin de canınızı sıkmış olmaktan nefret ediyorum, ama yazmadan açılamazdım. Umarım beni anlarsınız. Yakın zamanda yine o eğlenceli Üşü olacağımı biliyorum, eninde sonunda alışacağım ama bir süre bana bu şekilde tahammül etmek zorundasınız, üzgünüm.

Okuduğunuz için teşekkürler.

Bu konu hakkında sizin de söyleyecekleriniz varsa ya da “Tek problem alkol mü yani?” türü söylemlerde bulunup dayak yemek istiyorsanız, yorumlarınızı;

    • http://ask.fm/UsenenAdam adresinden üye olmaksızın ve anonim olarak bana gönderebilir,
    • Aşağıdan yorum olarak yazabilir,
    • Veya yukarıdan iletişim bölümüne girerek mesaj şeklinde bana ulaştırabilirsiniz.

Evet, hepsi bu kadar.

Üşü ile Interrail: Split – Ama Aramızda Kalsın!

Bir büyük itiraf: Split’ten hiç uzun uzun bahsedesim yok. Nedeni ne mi? Çünkü ben gittiğimde orada çok az Türk vardı ve o şehrin bizim millet tarafından keşfedilmesini pek istemiyorum. Gittiğimiz her yerde kavga çıkarıp ortamdaki enerjiyi sıfıra düşürmekle nam salmış bir milletiz zira. Bozulmasını, “Are you disco?” zihniyetindeki amelelerle dolmasını istemiyorum oranın. Sizin öyle insanlar olmadığınızı bildiğim için anlatacağım, ama lütfen sağda solda çok fazla dillendirmeyin, olur mu? ;(

Split, Hırvatistan’ın güzel bir tatil şehri. Ünlü futbol takımı Hajduk Split’in de şehri aynı zamanda. Zagreb’den buraya günde 3 defa tren kalkıyor ve 7-8 saat kadar bir yolculuktan sonra direkt olarak şehir merkezine varıyorsunuz. Tren istasyonunun bulunduğu yer aynı zamanda otobüslerin ve adalara giden vapurların da kalktığı kalabalık bir alan. (ki o adalar Split’ten bile güzellermiş, gidenlerin yalancısıyım.)

Biz buraya yine hiçbir hostel rezervasyonu yapmadan geldik. Önceki şehirlerde maddi açıdan çok açılmıştık ve buradaki hosteller de fiyat açısından biraz tuzluydu. Dormda kalmak da istemedik. Zaten internetten kontrol ettiğim kadarıyla vardığımız gün olan Cuma günü için de hostellerde hiç yer yoktu. Dolayısıyla hem maddi açıdan durumumuzu dengeleyebilmek için, hem de düzgün bir yerde kalabilmek için şöyle bir formül geliştirdik: Çantalarımızı locker’da kilitleyelim, gidip içelim, sabaha kadar eğlenelim ve sabah 5’ten sonra sahilde diğer interrailcilerle beraber uyuyup öğleden sonra kalkıp hostel bakalım…

Yani dünyanın en aptalca fikri! :)

Tamam, eğlenmesine eğlendik; danslar, kızlar, içkiler… Her şey güzeldi. Ama sabaha karşı o diskodan çıkıp uyku tulumsuz ve matsız o buz gibi kumlara yatmak ne demek biliyor musunuz? Diğer interrailciler tulumlarının içine girmiş, mışıl mışıl uyuyorlardı ve ben ısıttığım kumlar altımdan kaymasın diye bir milim kıpırdamadan yatmaya çalışıyordum! Neyse ki birkaç saat ben de uyuyabildim. Sonra da şezlongcular tarafından uyandırıldık zaten!

Arkadaşım benden önce kalkıp hostel aramaya çıktı. Ben bu işlerin öyle kolay olmayacağını bildiğimden biraz daha oyalanıp dinlendim orada. Saat 8 civarıydı henüz, nereye buluyorsun hostel?! Sonra, kalkıp limana dönerken, “Sanki birkaç saat önce diskodan bulduğu hatunun evine gitmiş, seviştikten sonra kızın uykuya dalmasını beklemiş ve kız uyur uyumaz evden tüymüş yaramaz erkek tripleri” ile gömleğimin üst düğmelerini ilikler gibi yaparak yoldaki kızlarla muhabbet ettim, yalandan limanın yönünü sorup Facebook toplaya toplaya limana indim. :)

Öğleye doğru kendimize güzel bir daire bulduk. Tek odalı, iki yatağı, ocağı ve banyosu olan çok merkezi bir noktadaki bu stüdyo daire, benim “Elmander Sokağı” diye adlandırdığım (Uzun hikaye) Kralja Zvonimira Caddesi’nin girişinde, Zlodrina ismindeki ara sokağın üstündeydi. Ev sahibimiz inanılmaz titiz ve takıntılı bir kadındı; hep beraber eve girdikten sonra onu yapın, şunu yapmayın, kapıyı böyle kilitleyin, klimayı şu ayarda tutun diye 700 tane tembihte bulundu. Yahu kadın, anladık, çık artık, uyuyacağız!

Dakikalar sonra kadın çıktı odadan. Yataklarımıza devrildik. İşte o uykuyu anlatamam sana… Ya da dur, deneyeyim: ÖLÜP saatler sonra yeniden dirilmek gibi tatlı bir uyku. Ya da şöyle diyeyim: Oyun gibi kaydedip, ara sıra sadece zevk için o duyguyu tekrar yaşamak isteyip kayıttan açılacak kadar keyifli bir uyku.

Sonra Split’in tadına varmaya başladık. Sabah evsiz gibi yattığım kumsallara akşam üzeri kral gibi girdim. Tıpkı günah çıkarmak gibiydi. Çağırdım bizim şezlongçuyu, al dedim şu parayı, git bana bira al! Oh be, dünya varmış! :)

Split’teyken genelde Bacvice denilen kumsalda vakit geçirdik. Burada bir disko da var. Liman bölgesinde ise eski şehri, tarihi mekanları görebilirsiniz. Her şehirde gençlerin takıldığı bir park bulup geceye akşam 9’dan sonra orada başladığımız için, buradaki “Studentski”miz (O parkları Sofya’dan beri aramızda böyle isimlendiriyoruz.) kordonun devamında soldaki uzun bölüm oldu. Hatta kordonda hep yaşlılar takıldığı için oraya da “Teacherski” adını taktım! (Bu isim takmalar bende meşhurdur.)

Bu şehrin anlatılacak çok fazla enteresan yönü yok. Aklıma gelen ilk şey: Tren istasyonunun kilometrelerce uzağında bile McDonalds yok. KFC, Burger King zaten neredeyse hiçbir şehirde karşımıza çıkmadı da, McDonalds istisnasız her yerde vardı. Varır varmaz wi-fi hizmetini kullanabilmek güzel oluyordu. Gerçi uzaklarda bir yerde bir tane AVM’nin içinde varmış, ama o kadar da kasmaya gerek yoktu. Bir şekilde ucuza karnımızı doyurabildik. Ben chicken wrap yedim genelde, gayet doyurucu ve lezzetliydi. Ha, bir de ćevapi yedim tabii ki! İnternet konusuna ise takılmayın, limanda pek çok noktada bedava internet kullanabiliyorsunuz.

Yemek içmek konusunda da şunu söyleyeyim: Ćevapi yemediyseniz yiyin, burek (bizim böreğin aynısı) yiyin. Biralarından tadın. Kordonda gördüğünüz değişik shotları ve tatlıları deneyin. Öğleden sonra muhteşem denizinin de tadına varmayı unutmayın. Bacvice’de öyle bir deniz vardı ki, içindeyken yürü yürü bitmiyor, çabuk derinleşmiyor ve zemin sürekli kum. Bir tane çakıl taşı ya da yosun yok! En sevdiğim deniz tipi! Yalnız su biraz soğuk ve dalgalı sayılır, bilginize. Ama alışıyorsunuz.

Split hakkında son sözüm şu: Mutlaka gidilmeli -ama mutlaka yazın gidilmeli. Yazın, bizim Bodrum’un, Alanya’nın amelelerden arındırılmış versiyonu gibi. Kışları konusunda ise pek emin değilim henüz. Vizeler bildiğim kadarıyla Hırvatistan ile tekrar kaldırıldı. Yani uçağa atlayıp gelebilmeniz mümkün.

Ya da neyse, gelmeyin. Berbat. İğrenç. Kötü. Gelmeyin… Valla bak.

Split hakkında sizin de söyleyecekleriniz varsa, yorumlarınızı;

  • http://ask.fm/UsenenAdam adresinden üye olmaksızın ve anonim olarak bana gönderebilir,
  • Aşağıdan yorum olarak yazabilir,
  • Yukarıdan iletişim bölümüne girerek mesaj şeklinde bana ulaştırabilir,
  • “Neden yukarıda esprili bir cümle kurmadın?” diye soru işaretleri içinde boğularak içinizde saklayabilir,
  • Bunu gerçekten çok isteyerek, düşünce gücünüzle evrene mesaj gönderip bir sonraki şehirde benden size meydanda buluşma sözü gelmesini sağlayabilirsiniz. (Gelme garantili.)

Dipnot: Anahtar kelimelerinizi veriyorum, sonucu kendiniz çıkarın: iPhone, blog yazmak, işkence, okur, kıymet bilmek. :(

Üşü ile Interrail: Kış Şehri Zagreb

Doğu Avrupa turumuzun üçüncü durağı olan Zagreb’e hostel rezervasyonu bile yapmadan geldik. İnternetteki ilanlar oldukça yüksek fiyatlı görünüyordu ve gidip orada hostellerle konuşur, pazarlık yapar, bir şekilde başımızın çaresine bakarız diye düşündüğümüzden gelmeden önce rezervasyon yapmaktan vazgeçtik.

Trende Alex isminde Nurnbergli saf bir çocuk ile tanıştık. Tam “Ensesine vur, lokmasını al” türünden olan bu iyi niyetli çocuğu Zagreb’e varana kadar küçük bir eğitime tabi tutup öyle fena bozduk ki, iki saat önce karanlığın içinde “Ufacık bir ışık bulsam da kitabımı okuyabilsem” diye koridorlarda sürünen saf çocuk benim arkadaşla beraber kaçak kaçak sigara içip Sırp kızları hakkında bize yorum yapmaya başladı. Bakıp bakıp gülümsüyorduk. :)

Alex oradan kuzeye devam edecekti. Ona iyi yolculuklar dileyip trenden indik. Zagreb bizi bekliyordu artık.

İlk yaptığımız iş para bozdurmak ve çantalarımızı gardaki dolaplardan birine koyup kilitlemek oldu. Böylece şehirde daha rahat dolaşabilecektik. 15 kunaya bir dolap kiraladık ve çantalarımızı bıraktıktan sonra merkeze doğru yürüdük. Biraz şehri keşfettik, harita aldık ve saatler sonra yine tren istasyonunun orada iyi ve bütçemize uygun bir hostel bulduk.

Orada Türkoloji bölümünde okuyan bir arkadaşım vardı: Rosana. İlk akşam onlarla takıldık. Şehri gezdik ve ilk izlenimim Sofya gibi, Belgrad gibi bir “Gençlik ortamı” olmadığı yönünde oldu. Bu düşüncemin hâlâ arkasındayım. Gece kulübü sayısı gördüğümüz diğer şehirlere kıyasla oldukça az ve kimileri 02:00’de kapanıyor. Hatta bir tanesi yazın KAPALI. Bu arada şehrin ne kadar sakin ve boş olduğundan hiç bahsetmedim; şehri gezerken sokaklardaki insan sayısı oldukça az geldi gözüme.

Ertesi gün ise (15 Ağustos) bayramdan dolayı zaten nüfusu oldukça az olan şehir tam anlamıyla öldü. Şehirde neredeyse açık dükkan kalmadı. Ama o akşam çok harika bir kızla (Ana Maria) tanıştığım için benim için pek sorun olmadı bu durum. :) (Parklar iyidir gençler, parklar iyidir.)

Zagreb’in mimarisi muhteşem. Öyle ki, Doğu Avrupa’yı geziyorsanız görmemeniz büyük bir hata olur. Ama gece hayatı için değil, kültürel bir gezi olarak gelmenizi öneririm. Çok güzel bir barlar sokağı ve meydanın solunda İstiklal’e benzeyen (hatta daha güzel olduğunu düşünüdüğüm) bir caddeleri var. Buraları görmelisiniz.

Hırvatlar Türkleri pek sevmiyor bu arada, bilginiz olsun. “Türklerden kurtulduk” diye şehirde bir yerde her gün top patlatıyorlarmış, Rosana’nın dediğine göre. Hatta başka birisi bunun yerini de işaretledi bize haritada, ama bakacak vaktimiz olmadı.

Erkekleri ve kızlarına gelirsek, her ikisi de Sırp ve Bulgarlardan iyi değil görünüş olarak. İlginç olan ise şu: Hırvatlar futbola bayılıyor. Kadın veya erkek fark etmez, size çatır çatır Hajduk – Dinamo rekabetini anlatacak birini sokaktan çevirip hemen bulabilirsiniz.

Yemek olarak Ćevapi’yi denemenizi öneririm, gayet lezzetli. Biraları da fena değil. İçki fiyatları her zamanki gibi ucuz. Bir yere oturup bir kadeh Jack’i 20 kunaya alabilirsiniz – ki bu da 2.7 euro falan yapıyor. 0.5 lt suyun fiyatı ise 9 Kuna civarı. Hesabını siz yapın. :)

Özet olarak Zagreb bence yazın görülecek bir yer değil. Herkes -bu yazıyı kumsallarında yazdığım şehir olan- Split’te çünkü. Onun yazısı için ise biraz daha bekleyeceksiniz. Hepinize mutlu günler. Split’te görüşelim!

Zagreb hakkında sizin de söyleyecekleriniz varsa ya da “Gençlik bitmiş yahu! Bu ne, sürekli içki ve kızları anlatmışsın! Heeey gidi Acun Firarda nesli!” türü söylemlerle Mehmet Şevket Eygi triplerine girmek istiyorsanız, yorumlarınızı;

  • http://ask.fm/UsenenAdam adresinden üye olmaksızın ve anonim olarak bana gönderebilir,
  • Aşağıdan yorum olarak yazabilir,
  • Yukarıdan iletişim bölümüne girerek mesaj şeklinde bana ulaştırabilir,
  • “Ya oğlum, aynı yazıyı yapıştırmışsın direk!” diye cümleler kurup minik kıskançlıklara girebilir,
  • Bunu gerçekten çok isteyerek, düşünce gücünüzle evrene mesaj gönderip bir sonraki şehirde benden size meydanda buluşma sözü gelmesini sağlayabilirsiniz. (Gelme garantili.)

Dipnot: Bu yazının iPhone ile yazıldığını ve her zamanki yazı tarzımla aynı formatta yazabilmek için yine işkence çektiğimi söylememe gerek var mı bilmiyorum. Kıymetimi bilin. :(

Üşü ile Interrail: Öyle Bir Geçer Belgrad Ki

Sofya’dan çıkıp Belgrad’a hareket eden trene bindiğimizde, ben de, beraber yolculuk ettiğim arkadaşım da bizi orada tam olarak neyin beklediğini bilmiyorduk. Oranın sıkıcı bir şehir olduğuyla ilgili kafamızda oluşmuş bir özyargı vardı ve bunun için -sırf oralardan geçip de Belgrad’i görmemiş olmamak için- gidip yalnızca bir gece kalıp ayrılmayı amaçlamıştık. Sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: Fena halde yanılmışız. O yüzden hemen yeni bir rezervasyon yapıp planımızı değiştirerek orada bir gece daha kalmaya karar verdik.

Sofya anılarımda bundan bahsetmemiştim: Trendeyken Bulgar polisi pasaportuma baktıktan sonra Türkçe olarak “Ilg defa mı Bulgar?!” diye sormuştu. Bu komik olayın ardından Belgrad treninde de yine bozuk bir Turkçe ile sorulan bir soru duyduk sınır polisinden: “Nere gidiyor?!”

Bunun gibi ufak tefek bir Türkçe kelime haznesi ve bizim kültürümüze olan ilgi Sırplarda yoğun olarak mevcut. Neredeyse her dizimiz orada da yayınlanıyor ve biz burada nasıl How I Met Your Mother izleyip NYC’de yaşamakla ilgili hevesleniyorsak, onlar da Ezel hayranlığı ile yaşayıp, magazin dergilerinde Türk oyunculara ve şarkıcılara yer veriyorlar. Dürüst olmak gerekirse ben ırkçı ve Türk düşmanı olarak düşünüyordum onları, oysa ki bu tip insanlardan orada neredeyse hiç görmedim. “Muhteşem Süleyman” denildiğinde “Aaaaaa, Turskiiii! Hunkariiiim!” demeyen kız cok az Belgrad’da, inanın bana. Yalnizca sert bakışlarla ve katı bir tutumla yaklaşmayın, insanlara gülümseyin ve emin olun bunu yaptığınız zaman Türklerden cok daha sıcak insanlar olduğunu anlayacaksınız Sırpların.

20130815-141117.jpg

Kapak güzelimiz tamam da, Buğra Gülsoy kim ben bile tanımıyorum. :)

20130815-141124.jpg

Bunu tanıyorum ama bak.

Şehre gelirsek kısaca yorumum şu: Çok güzel. Mimariyi sevdim. Yayaların yürümesi için çok fazla yol yapmışlar. Şehir meydanında upuzun bir cadde ve ara sokakları trafiğe kapatılmış ve burada Vapiano’suna kadar pek çok ünlü restoran, çeşitli cafeler, barlar ve giyim mağazaları var. Demek istediğim şu: Belgrad’da Sofya’daki gibi bir kuruluk yok.

Bundan daha ilgi çekici geleceğini düşündüğüm şey ise insanların fiziki özellikleri. Ben bu kadar kaslı, geniş omuzlu, yakışıklı adamı bir arada görmedim, inanın bana. Kız olsam, yaya yolunda dudaklarım ve göz kapaklarım titreye titreye yürürdüm, yemin ediyorum. Çok net konuşuyorum, sevgilin seni aldattı ve unutamıyor musun? Hemen vize almak zorunda olmadığın bu kutsal topraklara gel ve şu adamlara sadece BAK. (Hatta istersen daha da yakından bak.)

E, erkeklerin fiziği muhteşem olur da kadınlar altta kalır mı? Onların da hepsi uzun bacaklı ve halk arasında “at gibi” şeklinde tabir edilen kızlardandı. Yüz güzelliği olarak Sofya kızları kadar duru bir güzellikleri yok ama bu kadar uzun boylu kadınlardan 3 tanesini İstanbul’a getirsen millet karşı kaldırımdan onları keserken kafayı Park Yapılmaz tabelalarına gömer, o derece.

Belgrad’da gezilebilecek yerler oldukça sınırlı ve birbirine yakın. İki günde şehri rahat rahat bitirebilebilirsiniz. (Bu arada tramvaya hiç para vermediğimizi de ekleyeyim.) Kalemegdan’ı görün, alkol kullanıyorsanız iyi bir restoranda Rakija için ve gece gelince kendinizi Pazartesi gecesi bile muhteşem bir eğlencenin olduğu kıyı bölgesine atın. Burada büyükçe tekneler veya platformlar üzerine kurulmuş, denizin üstünde yüzen gece kulüpleri bulunuyor. Bir tanesinin ismini vereyim ki sorarak o bölgeyi bulabilin: Freestyler. (Buldum, Gazela Köprüsü olarak geçiyor o bölgenin ismi.)

Diskolarda içki çok ucuz, kızlar çok güzel, erkeklerin zaten neredeyse hepsi manken gibi. Ayrıca insanlarda gram kompleks, ego, kıskançlık ve kasıntılık yok. Dilediğinizce eğlenebilirsiniz, kendinizi hiç kasmadan. “Serve the hotties first” kuralı bile yok içeride, öyle söyleyeyim. Ben hayatımda bir tek Salamanca’dayken BU kadar eğlendiğimi hatırlıyorum. Düşünün ki bir de Pazartesi ve Salı geceleriydi bu, haftasonunu tahmin bile edemiyorum.

Sözün özü, muhteşem zaman geçirdim Belgrad’da. Güzel anılar ve güzel arkadaşlıklarla ayrıldım şehirden. Gezerken, “Keşke buraları kaybetmeseydik, Avrupa’ya dokunduğumuz nokta burası olsaydı,” diye düşünmüş olsam da, “O durumda şehrin belediye başkanı Kadir Topbaş, bu parkın yerinde 18 minareli bir cami, şu gece kulüplerinin yerinde de balık ekmekçiler olurdu herhalde,” diye düşünüp hemen bu düşünceden vazgeçtim. :) Hepinize tavsiye ediyorum Belgrad’ı. Görmemek büyük bir kayıp olur hayatınızda.

Zagreb’de görüşmek üzere!

Belgrad hakkında sizin de söyleyecekleriniz varsa ya da “Gençlik bitmiş yahu! Bu ne, sürekli içki ve kızları anlatmışsın! Heeey gidi Acun Firarda nesli!” türü söylemlerle Mehmet Şevket Eygi triplerine girmek istiyorsanız, yorumlarınızı;

  • http://ask.fm/UsenenAdam adresinden üye olmaksızın ve anonim olarak bana gönderebilir,
  • Aşağıdan yorum olarak yazabilir,
  • Yukarıdan iletişim bölümüne girerek mesaj şeklinde bana ulaştırabilir,
  • “Ya oğlum, aynı yazıyı yapıştırmışsın direk!” diye cümleler kurup minik kıskançlıklara girebilir,
  • Bunu gerçekten çok isteyerek, düşünce gücünüzle evrene mesaj gönderip bir sonraki şehirde benden size meydanda buluşma sözü gelmesini sağlayabilirsiniz. (Gelme garantili.)

Dipnot: Bu yazı Hırvat klavyesiyle yazmaya başlanıp iPhone ile bitirildi ve her zamanki yazı tarzımla aynı formatta yazabilmek için yine işkence çektim. Kıymetini bilin. :(

Üşü ile Interrail: Eski Zağra ve Sofya

Interrail planımızın ilk durağı olan Sofya’ya gitmek için Çerkezköy’e kadar otobüsle ulaşmamız gerekiyordu. Bu hizmeti de zaten TCDD kendisi veriyor, çünkü Sirkeci’den o noktaya kadar hızlı tren çalışması var. Ama bizi öyle bir otobüse bindirdiler ki inanamazsınız; içeride her yere sinmiş olan en az üç aylık berbat ter kokusu vardı. Kuruyan terinin üstüne tekrar terlemiş ıslak otobüs muavini gibi kokuyordu içerisi. Havalandırmayı yola çıktığımızda açtılar ama içerideki pis hava temizlenecek gibi değildi. Ayrıca tahsis edilen otobüs de çok eskiydi. Yine de içimdeki Interrail isteği ve heyecanı o kadar baskındı ki bunlar beni neredeyse rahatsız etmiyordu bile.

İki saatlik yolculuktan sonra trene geçtik. 6 yataklı odada birer kuşetimiz vardı. Biz “Bu ufacık yerde altı kişi birlikte mi kalacağız?” diye odaya bakınırken kapıda görevli bir dayı belirdi. Bizi görünce, “Siz şu odaya geçin, burası çok kalabalık olmuş,” dedi ve bizi arkadaki başka bir odaya aldı.

Önceki odamızda bir evli İngiliz çift ve saçları “Biz iki aydır su görmediiik!!!!” diye haykıran iki sarhoş Fransız gezgin vardı. Bu odadaysa iki tane deyim yerindeyse taş gibi Avusturalyalı kız kalıyordu. Önceki odadan bizi çekip, çıkarıp bu odaya alan dayı o an gönlümüzün fatihi, kalbimizin sultanı, adeta canımızdan bir parça olmuştu bir anda. Biz binlerce kere teşekkür edercesine bakan gözlerle dayıya bakıp gülümserken o da cebinden bir kağıt çıkarıp bize uzattı:

20130812-134144.jpg

His Precioussss!

Bu bir Bulgar sigarası markasıydı. Dayımız kendisine Kapıkule’de bu sigaradan 10 karton almamızı rica ediyordu. İyiliğe karşı iyilik gibi yani. Sigaraların parasını da tam olarak verdi. Kapıkule’de durduğumuzda pasaport kontrolünden geçip bir torba dolusu sigara aldık, geldik. Paketleri teslim alırken dayının yüzündeki mutluluğu görmeliydiniz! Zaten o olaydan sonra adamın ismi “Ome dayı” kaldı. :)

Sabaha karşı hava almak için odadan beş dakikalığına çıkalım dedik. Dakikasına kalmadı, Ome dayı koridorda bizi yakaladı, hatrımızı sorduktan sonra başladı gençliğini, çocukluğunu anlatmaya. Dayı, n’olursun, yapma. Saat sabahın 05:30’u, kızlar odada bekliyor ve sen bize Almanya’dan yurda geri dönünce yaşadığın problemlerden, ilkokul öğretmeninin neden bütün sınıfı dövüp bir seni dövmediğini anlatıyorsun. Yapma dayı, yapma. :(

Eğlenceli bir gecenin ardından trenimiz Stara Zagora (Eski Zağra) isimli bir şehirde durdu. Yol çalışmasından dolayı orada iki saat kadar beklemek zorunda olduğumuzu söyledi Ome dayı. “Ben şehri gezeceğim, isterseniz siz de gezin,” diye de ekledi.

Kalkıp şehri gezmeye başladık. Bir yandan da “Kanka, herkesin ayağında terlik var. Deniz mi var burada acaba?” gibisinden laflarla şehrin haritadaki yerini tahmin etmeye çalışıyorduk. Ome dayının söylediğine göre yol çalışması yüzünden 11’de Sofya’da olacak tren, saat 15:00’te varacaktı. Biz de -haritamız da çantada kaldığı için bakamayıp- “Acaba kıyıdan mı dolanıyoruz?” diye düşündük.

Elbette böyle değildi. Bulgaristan’ın orta yerinde, kupkuru, kendi halinde, sakin bir yerdi burası. Ben görünüşünü biraz Çanakkale’ye benzettim. Ufak bir şehir olduğu için biraz dolandıktan sonra gezecek yeri kalmadı zaten. Yürürken Ome dayı’ya rastladık yolda. Pazar alışverişi yapmış kendine. Bize en az zararla nerede para bozabileceğimizi gösterdi. Gidip 50’şer euro para bozdurduk. Sonra da oturup birer buzlu kahve içip trenin kalkış saatini beklemeye başladık. İstasyona döndüğümüzde tren yoktu!

Kısa süreli bir korkunun ardından trenin ileriden dönüp geldiğini gördük. Bindik, biraz daha kestirdik. Uyandık, bol muhabbet ve eğlence eşliğinde Sofya’ya yanaştık.

Gulliver Hostel isminde şirin, ufak bir hostelde rezervasyonumuz vardı. Bir süre dolaştıktan sonra burayı bulduk ve duş alıp dinlendik. Sonra da şehri dolaşmaya başladık. Daha ilk adımlarımdan itibaren Sofya da bana Milano’yu andırdı. Elbette şehrin insanında o klas, sokaklarında o giyim mağazaları, o lüks ve şatafat yoktu (Hatta kırıntısı bile yoktu!) ama yolların ortasından geçen tramvaylar ve taş döşeli caddeler bende böyle bir intiba uyandırdı nedense.

Genel olarak Serdika isimli noktada takıldık. (Bu arada şehirde yol araya araya Kiril alfabesini öğrendim. Cidden.) Buranın 50 metre aşağısında bir McDonalds var ve önünden 10 saniyede bir 10 üzerinden minimum 8 puanlık güzellikte kız geçiyor. Cidden abartmıyorum, 8 puan. İlgilenenler için oranın karşısında bir tane de cami var ve kısık sesle dışarıya ezan da okunuyor. (Keşke bizde de aynı desibelde okunsa.) Ayrıca burada bir tane de Altınbaş mağazası gördük. Adam iyi yere dükkan açmış.

Kızlar, bilginiz olsun, Sofya erkeklerinin hiçbirisini kendimizden yakışıklı bulmadık. Ciddiyim. Hatta çoğu ciddi manada tipsizdi. Şu an bu satırları Belgrad’dan yazıyorum ve şöyle bir iki saatlik bir izlenim ile söyleyebilirim ki buranın erkekleri gerçekten çok iyi fiziğe ve görünüşe sahipler, ama Sofya’dakiler cidden kötüydü. Ve ne alakaysa, o nasıl bir gen havuzuysa, oranın kızlarının güzelliği başımızı fena şekilde döndürdü. O yüzden şöyle bir gece kulüplerini yokladık, gece nerelere gidebileceğimizi inceledik.

Balkan Hotel’den devam edip sağa doğru ilerleyince Parlemento’yu görüyorsunuz. Burada, sol tarafta büyükçe bir de kilise var:

20130812-133522.jpg

St. Alexander Nevsky Katedrali.

Biz genellikle akşam 9’dan sonra bu bölgede zaman geçirdik. Kışları Studentski denilen öğrenci semti inanılmaz canlıymış, fakat kimse yazın taksiye atlayıp gitmemizi tavsiye etmedi. Biz de gezine gezine bu parkı bulduk: Gratska Gradina. :)

Sofya’da öğrenciler ve gençler genelde bu parkta takılıp içiyorlar. Bu arada Sofya’da alkolün ÇOK ucuz olduğunu belirtmeliyim. Biz de bir ay boyunca fazla para saçmadan eğlenmeyi hedeflediğimiz için iki şişe 20’lik vodka, iki kutu da büyük Red Bull alıp toplamda 12 leva -yani yaklaşık 6 euro- ile zaten gayet güzel bir kafaya sahip olmayı başardık ilk gün. İkinci gün bu sistem o kadar etki yapmayınca gidip marketten birer şişe minik (50 ml) Jack Daniel’s alıp dikerek bünyeye katkıda bulunduk, buna da yanlış hatırlamıyorsam 3’er leva attık. (Bu arada süpermarketlerde 35’lik vodka bulmak imkansız gibi bir şey.)

Mekanlarda da bir kadeh (30 ml) Jack 6 leva civarıydı. Fiyatları oradan aşağı yukarı tahmin edebilirsiniz. Şişe açtırmak da oldukça uygundu Türkiye’ye kıyasla. Yalnız şöyle bir şey var, diğer ürünlerin fiyatı Türkiye ile hemen hemen aynı. Mesela küçük şişedeki suyun fiyatı 50-70 leva arasında değişiyor, bu da 60-75 kuruş civarları ediyor ve bizdekiyle aynı fiyata geliyor. Giyim, yiyecek ve diğer ürünlerde de fiyatlar bizimle benzer seviyede. Sadece sigara ve içkide fiyatları oldukça uygun bulduk. Bu da Sofya’yı sevilesi yapmak için yetti doğrusu. :)

Cuma ve Cumartesi geceleri Sofya’daydık. Hatırladığım kadarıyla uğradığımız gece kulüpleri şunlardı:

  • Sin City
  • Night Flight
  • Club Biad
  • Tequila Club
  • Rock & Rolla

Bunlardan en çok Biad’ı sevdim ben. Bir de Night Flight’ı. Sin City kocaman bir mekan olduğu halde Cumartesi gecesi bomboştu, kapısından döndük. Bu arada çoğunun giriş ücreti 10 leva, Biad’ın giriş ücreti de yok. :) Son gecenin ilerleyen saatlerinde yeni yerler de keşfettik ama yanımızda birileri olduğu için girmeye gerek duymadık. O bölgenin de ismi Vitosha. Uğrayanlar aşağıya yorum olarak atabilirler yorumlarını.

Genelde bu saydığım kulüplerde Bulgar müzikleri çalıyordu. Bulgar müziği Türk müziğine oldukça benziyor. Kırklarelili bir arkadaşımın arabasında çaldığı düğün müzikleri cd’sini hatırlattı bana. Pop müziklerini bizim Türkçe şarkılardan çok daha özgün buldum. Bizimkiler çok kolpa ve kopya. Bunlar hiç olmazsa Balkan müzik aletlerini yoğun şekilde kullanmışlar. Ama hiçbir büyük mekan Rihanna, Dr. Dre, Taio Cruz tarzı şarkıcıların commercial parçalarını çalmıyor. Genelde kendileri çalıp kendileri söylemeyi tercih etmişler. :) Ha bir de, Biad’ta playback olarak çalan müziğin üzerine davul, darbuka falan da canlı olarak çalınıyordu. Pist bayağı bir şendi, göbek atanlar çoktu. Bu arada, biseksüel hanımlar Biad’a mutlaka uğramalılar. Oradayken iki tane 10’luk hatunu birbiriyle yiyişirken izleyip hayatımdaki yapılması gerekenler listesine bir tik daha atmanın haklı onurunu yaşadım. :)

Sofya gecelerini bu kadar anlatabilirim. Zaten şehrin gece hayatından başka pek bir numarası da yok. Varsa da umurumuzda değildi pek. Çünkü zaten müze ve kale gezmek gibi bir amacımız yok. Ben sadece Beç (Viyana) Kalesi ve Budapeşte’deki Budin Kalesi’ni görmek istiyorum, hepsi o. Onu dışında konseptimiz tamamen yeni şehirler görmek, yeni insanlar tanımak ve bol bol eğlenmek üzerine. Onun için bana sakın “Oyuncak Ayı Müzesi var, çok ünlü, orayı neden gezmedin?”, “Kelebek Fotoğrafları Galerisi var, gitmemekle çok şey kaçırmışsınız.” türü cümlelerle gelmeyin. :)

Son gün, biz trenin kalkma saatini beklerken, McDonalds’ta otururken yanımıza bir Türk aile oturdu ve laf arasında mutlaka gitmemizi önerdikleri birkaç yer saydılar. “Ayyynnnı Türkiye!” diye de bir bilgi eklediler bu tavsiyelerin ucuna. Ah be ablam, ah be teyzem, ben zaten Türkiye’den aylarca para biriktirdikten sonra kaçıp kendimi buralara zor atmışım, sen bana “Burada başka cami var mı?” diye soruyorsun, benden şadırvan, çeşme gezmemi bekliyorsun. Onu yapacak olsam Efeler Treni‘ne binip Suat Kılıç ile Ecdadımızı Tanıyalım turuna katılırdım zaten, niye Interrail yapayım? :)

Şehirde Mall of Sofia diye büyük bir AVM de var ama içindeki markaları pek beğenmedim. Yine de gezmemiş olmayın çünkü hayli büyük. Metroları eski, Good Bye Lenin filmi tadı alabilirsiniz bindiğinizde. Ama sık sık geçiyor, bekletmiyor. Bir bilet 1 leva. Bu arada taksiler de gayet uygun fiyata götürüyor ama mutlaka pazarlık yapın. Biz 4-5 levadan fazla hiçbir yerde vermedik. Gece, gündüz fark etmez, yakın mesafelerde size söylenen fiyatın yarısından fazlasını ödemeyin.

Sonuç olarak söyleyeceğim şu: Sofya, bizde kalsaymış bir Gaziantep, bir Edirne, bir Bursa olurmuş en fazla. Bugün bir ülkeye başkentlik yapması sizi etkilemesin, çok albenisi olan bir yer değil. Aksine kupkuru bir şehir. Güzel yanları, ucuz içki ve güzel kadınlar diyebilirim. Bunlar da uygun fiyata eğlenmek için ve bir şehri sevmek için yeterli aslında. Ha, kızları çok güzel demiş miydim? :)

Ben Sofya’da çok eğlendim, beklentileriniz çok yüksek değilse sadece iyi vakit geçirmek adına sizin de uğramanızı öneririm. Kızlar ise burası yerine Belgrad’ı tercih edebilirler sanırım, durum onu gösteriyor. (Elbette tamamen kültürel sebeplerden dolayı! Başka ne olacak ki?!)

Sofya hakkında sizin de söyleyecekleriniz varsa ya da “Gençlik bitmiş yahu! Bu ne, sürekli içki ve kızları anlatmışsın! Heeey gidi Acun Firarda nesli!” türü söylemlerle Mehmet Şevket Eygi triplerine girmek istiyorsanız, yorumlarınızı;

  • http://ask.fm/UsenenAdam adresinden üye olmaksızın ve anonim olarak bana gönderebilir,
  • Aşağıdan yorum olarak yazabilir,
  • Yukarıdan iletişim bölümüne girerek mesaj şeklinde bana ulaştırabilir,
  • “Ya oğlum buraya gel len, Interrail senin neyine?” diye cümleler kurup minik kıskançlıklara girebilir,
  • Bunu gerçekten çok isteyerek, düşünce gücünüzle evrene mesaj gönderip bir sonraki şehirde benden size meydanda buluşma sözü gelmesini sağlayabilirsiniz. (Gelme garantili.)

Dipnot: Bu yazı iPhone ile yazıldı ve her zamanki yazı tarzımla aynı formatta yazabilmek için işkence çektim. Kıymetini bilin. :(

10 Soruda Interrail: Interrail Planım İle İlgili Her Şey!

Bir önceki yazımda uzun bir süre buralarda olmayacağımdan, uzun bir seyehate çıkacağımdan bahsetmiş ve sizlere dünyayı fazla masraf yapmadan gezebilmenin yollarını anlatmıştım. Bununla ilgili hazırlıklarımı tamamlama aşamasındayken, hem sorularınıza cevap vermek, hem de önümüzdeki günlerde buna benzer bir planı olan kişilere yardımcı olmak açısından bir yazı hazırlamaya karar verdim. Soru ve cevap şeklinde ilerleyecek olan bu yazıda hem benim seyehat planımdan sizi haberdar etmeye, hem de InterRail ile ilgili bazı ipuçları vermeye çalışacağım. Eğer “InterRail nedir?” diyenler varsa, onlar yazının devamını okumadan önce şu yazıyı okuyabilirler.

Hazırsanız başlayalım.

Soru 1: Neden Interrail yapıyorsun?

Seyehat etmeyi, yeni insanlar ve kültürler tanımayı seviyorum. Bütün dünyayı dolaşmak gibi bir hayalim var ve buna beni yaklaştırabilecek güzel ve ucuz yollardan bir tanesi bu. Yolda olmak, gezgin olmak harika bir duygu. Bir kere tadını alan bir daha kolay kolay bırakamaz.

Gideceğim yer olan Doğu Avrupa bölgesi, savaşların izlerini ve buhranlarını hâlâ üzerinde taşıyan, oldukça yorgun ve her santimetre karesinde başka bir hikayenin izlerini okuyabileceğim gizemli bir yer gibi göründü her zaman bana. Doğu Bloku’nun birer parçası olmanın etkilerini halen üzerinde taşıyan bu bölgedeki şehirlerin düzeni, taşıdığı Sovyet mimarisi ve kendine has ruhu; ABD ile rekabet etmeye çalışan bütün o Batı Avrupa milletlerinin (hangi saatte ne yapacakları önceden programlanmış gibi makine düzeninde yaşayan sıkıcı Almanlar, aşırı milliyetçi Fransızlar, kendini hâlâ dünyanın en büyük devleti zanneden İngilizler ve diğerleri) verdiği bütün kapitalist uğraşlarına karşın halen büyük bir boşvermişlik ve rahatlık ile hayatlarını yaşayan Hırvatların, barlarında kendi birasını kendi üreten Çeklerin, eğlenceye hiç ara vermeden hayatlarına devam eden Romenlerin ve bölgedeki diğer bütün milletlerin kültürleri bana her zaman çekici ve havalı geldi.

Bu yüzden hayata “atılmadan” önce burayı görmek istemiştim hep. Uzun yıllardır planlarımın arasında böyle bir şey vardı. Sonunda yapabileceğim için mutluyum. Bu yolculuk benim kendi Motosiklet Günlüğü hikayem olacak, öyle hissediyorum.

Soru 2: Tek başına mı gidiyorsun?

Hayır, yakın arkadaşlarımdan biriyle.

Soru 3: Gitmeye nasıl karar verdiniz?

Aslında amaç yaz tatilinde eğlenmekti. Arkadaşım da, ben de eğlenmeyi seven insanlarız ve üzerinize afiyet bunu bolca alkol tüketerek yapıyoruz. :) İşte bunu yapmak Türkiye’de biraz zor. Burada tatile gittiğinde diskoda bir şişe içki açtırmak için en az 400 TL veriyorsun. Gidip marketten alsan bile Avrupa’ya kıyasla dünya kadar para ödüyorsun. Biz geçen yaz Kemer’e gittik ve çok eğlenmemize rağmen son gün cebimizde tek kuruş para kalmadı ve eve “Bir daha asla Türkiye’de tatile çıkmayalım!” diyerek döndük. Bu yaz için planımız ABD’de Work and Travel yapmaktı ama arkadaşımın not ortalaması bunu yapmaya yetmedi. Ben de önceki seneden beri hayalim olan InterRail’i ortaya attım. İlk anda reddetti ama sonra o da benimsedi; Aralık ayından beri de bu yolculuğun planlarını yapıyoruz. Bir yandan da para biriktirdik tabii ki.

Soru 4: Yanınızda ne kadar para götüreceksiniz ve gidene kadar ne kadar harcama yaptınız?

InterRail biletimiz 1 aylık sınırsız Global Pass. İlk olarak bileti almak ile başladık. Buna kişi başı 1000-1100 lira kadar ödedik. Çantalarımızı da geçen hafta Eminönü’ndeki Mercan Yokuşu’ndan aldık. Ben InterRail ruhunu yaşatması için 73 litrelik bir Interrail çantası aldım. Arkadaşım ise rahatlığını düşünerek çekçekli bir sırt çantası aldı. Onun çantasına 65, benimkine de 75 lira verdik. Çerkezköy – Sofya tren biletine ve İstanbul – Çerkezköy ulaşımına toplam 45 lira civarında para ödedik. Arkadaşımın yeşil pasaportu vardı, benim ise bordo pasaportum (Umuma mahsus pasaport dediklerinden) olduğu için vize almak zorundaydım. Okul bitmeden hemen önce vize işlemlerini düşünerek okuldan öğrenci belgesi almıştım. Mezun olduğum halde okuldan çıkışımı almadım ve bu belgeyi vize almak için kullandım. Böylece vizeyi daha kolay alabildim. Vizeyi İtalya veya Polonya’dan almayı düşünüyordum çünkü en kolay bu iki ülkenin verdiğini okumuştum. İtalya’dan daha kolay vereceklerini düşünerek vizeyi Polonya’dan aldım ve gerçekten öyle oldu – bir Pazartesi sabahı saat 8:00’de gidip belgelerimi teslim ettim, Perşembe günü vizem basılmış, Cuma günü de telefonla haber verildi ve gidip pasaportumu teslim aldım. Vize ücretine 141 TL, servis ücretine ise 53.5 TL ödedim. (Üstadımız Egemen Bağış çok yaşasın.)

Kısacası -zaten halihazırda pasaportum olduğu için- aşağı yukarı 1300 lira civarına bilet ve vize harcamalarımı halletmiş olduk. Yanımızda ise, iki ayrı banka kartında ve cebimizde nakit olarak taşıyacağımız toplam 1250 € kadar para olacak. Bu bizden heveslenen arkadaşları korkutmasın, çünkü Interrail için normal-normal üstü bir rakam diyebilirim. Dışarıda veya dormlarda yatarak, gece diskolara daha az çıkarak, yemeği daha ucuza getirerek, gece trenlerinden kaçınarak bu tip bir yolculuğu çok daha düşük meblağa mal edebilmek mümkün. (Kısacası, bir kere bilet alabilirseniz gerisi bir şekilde geliyor.)

Soru 5: Hazırlıklar sırasında başınıza enteresan bir olay geldi mi?

Birbirimizi kaybettiğimiz takdirde birbirimize ulaşabilmek için arkadaşımın Avea hattına için bugün 30 dakika yurtdışında konuşma hakkı satın alacağız. (19 TL diye hatırlıyorum bunun fiyatını.) Ben ise katıldığım bir çekilişten bütün dünyada geçerli ücretsiz bir InterRail Sim Kartı hakkı kazandım! Bütün dünyada kullanabildiğim 60 dakika, 200 SMS veya 40 MB internet kullanma hakkına sahibim. Hatta kartın içine euro yükleyip kullanmaya devam da edebiliyorum. Harika, değil mi?

sdfsfs

Yalın’dan geliyor: “Sevdiriiir kendinii, şeytaan tüyü var.” :(

Soru 6: Görmeyi amaçladığın şehirler neler?

Sofya, Belgrad, Zagreb, Split, Viyana, Krakov, Varşova, Bratislava, Prag, Budapeşte ve Bükreş. Belki bunlara ek olarak bir de Ljubljana. Yolculuğun sonunda, Bükreş’ten İstanbul’a yine trenle Sofya üzerinden döneceğiz.

Yol haritam, en azından kağıt üstünde, şu şekilde olacak:

sdfd

Kağıt üstündeki Interrail planım yukarıdaki gibi.

Soru 7: Yolculuğun ne kadar sürecek?

31 gün. 8 Ağustos akşamı başlayacak, her şey yolunda giderse 9 Eylül sabahı İstanbul’da olacağız.

Soru 8: Yanında neler götüreceksin?

Çantam henüz hazır değil fakat yanıma almak istediğim şeyleri şöyle listeleyebilirim:

Olmazsa Olmazlar:

1. Çantam (73 litrelik, Eye marka bir çanta.)
2. Pasaport.
2. InterRail biletim.
3. Sağlık sigortamın olduğunu belirten döküman.
4. Bütün bu belgelerin fotokopileri.
5. Banka kartlarım.
6. Bir miktar nakit para.
7. Multivitamin, ağrı kesici.
8. Birkaç vesikalık fotoğraf.  (Ne olur, ne olmaz.)

Teknolojik Aletler:

1. Hostel bulmak, GPS olarak kullanmak, müzik dinlemek, internete girmek, video çekmek ve diğer ihtiyaçlarım için bana eşlik edecek olan akıllı telefonum. (Apple iPhone 5)
2. Akıllı telefonumu çoğu zaman (özellikle de sarhoş olacağım zamanlar) hostelde bırakacağım için, yolculuk arkadaşımla irtibatta olmak için yanıma alacağım eski ve uyduruk bir telefon. (Samsung C260)
3. Dijital kompakt bir fotoğraf makinesi. (Sony DSC-T110)
4. Tüm bu aletlerin kabloları ve şarj aletleri.
5. Çektiğim fotoğrafları aktarmak için kullanacağım bir taşınabilir disk.
6. Kulaklık.
7. Fotoğraf makinesi için hafıza kartı.

Giyim Ürünleri ve Aksesuarlar:

1. En az 5 adet tişört.
2. En az 3 adet gömlek.
3. En az 2 adet kot pantolon.
4. Bir şort.
5. Denize girmek için mayoşort.
6. Terlik.
7. Bir yürüyüş, bir gece ayakkabısı.
8. Bir kemer.
9. Kol saatlerim.
10. Soğuk havalar için ince bir hırka.
11. Rahat bir pijama veya eşofman.
11. Bol bol çorap ve boxer.

Çeşitli Ivır Zıvır:

1. Çantamı kilitlemek için asma kilit.
2. Değerli eşyalarımı, biletimi, paramı, kartlarımı ve pasaportumu saklamak için taşıyacağım bel cüzdanı.
3. Şampuan, duş jeli ve saç toniği.
4. Saç fırçası, Saç yıkama fırçası ve -belki- fön makinesi.
5. Tırnak makaslarım ve manikür setim.
6. Saç ve vücut havlusu.
7. Kirli çamaşır torbası.
8. Diş fırçam ve diş macunum.
9. Önceden yazdıklarıma kaldığım yerden devam edeceğim Interrail günlüğüm.
10. Kalem.
11. Parfüm ve deodorant.
12. Ayaklarım için krem ve ortopedik taban.
13. Traş bıçağı.
14. Güneş gözlüğü.
15. Gündüz yolculuklarında ışıklı ortamlarda uyuyabilmek için uyku maskesi.
16. Cüzdanım.
17. Wax.
18. Kulak çöpü.
19. Islak mendil ve peçete.
20. Su matarası. (belki)
21. Yara bandı.
22. Durex Elite. (7 paket! Şaka şaka, 6. :()

Soru 9: Bir ay boyunca blogunu, Ask.fm’ini, Twitter’ını, mail kutunu kontrol edecek misin?

Elbette, elimden geldiğince. Her gün olmasa da sık sık buralara uğrayıp yazdığınız yorumları ve bana sorduğunuz soruları cevaplamaya çalışacağım. Ayrıca günlük tutacağımı söylemiştim. Vakit bulabilirsem, her şehir için tek tek yazı yazıp sizi de yolculuğuma ortak etmek isteğindeyim :). Siz de beni yalnız bırakmazsanız eğer çok sevinirim.

Soru 10: Üşü, balayımızı Interrail yaparak geçirelim mi?

Evet! Evet, evet, evet!

Son kaldığım yerden devam edeceğim Interrail günlüğüm.

Son kaldığım yerden doldurmaya devam edeceğim Interail günlüğüm.

Bu konuda sizin de fikirleriniz varsa ya da ben gitmeden “Kara tren gecikir pampa :(” tadında esprilerle ortalığı ısıtmak istiyorsanız, sebeplerinizi;

  • http://ask.fm/UsenenAdam adresinden üye olmaksızın ve anonim olarak bana gönderebilir,
  • Aşağıdan yorum olarak yazabilir,
  • Yukarıdan iletişim bölümüne girerek mesaj şeklinde bana ulaştırabilir,
  • “Trene bineceğinize uçağa binsenize!” diye bana akıl vermeye çalışabilir,
  • Önceki yazdıklarıma sinirlenip, “Seni gideceğin istasyonda bulacam oğlum!” diyerek Haydarpaşa Tren İstasyonu’nda gelmemi bekleyebilirsiniz. (Gelme garantili.)

Seyahat Etmenin Dayanılmaz Hafifliği

Yaşadığımız ülkenin bir tür açık hava hapishanesi olduğunu düşünüyorum: İçine girmek pek de zor değil, çıkmak ise imkânsıza yakın. Tamam, Türkiye güzel ülke. Tamam, içinde dört mevsim de yaşanıyor ve doğal güzellikleri harika ama yine de sadece Türkiye’yi görmüş bir insan bununla nasıl yetinebilir ki?

Bugün ülkemizde sokaklarda dolaşan insanların geneline baktığınızda, çoğu insanın vize, uçak bileti masrafı, tecrübesizlik, dil bilmeme gibi problemler nedeniyle hayatında hiç yurtdışına çıkmamış olduğunu görüyorsunuz. Bu bana göre bizim insanımızın en büyük eksikliği. Diğer kültürleri tanımadan, diğer insanları anlayamazsın. Diğer insanları anlamadan da muhafazakârlığını ve kabuğunu kıramaz; dünya ile de kucaklaşamazsın. Batıyla farkımız işte tam da bu noktada başlıyor aslında.

Yukarıdaki fotoğrafı Ferdi Tayfur'dan Yaktı Beni parçası eşliğinde izleyiniz lütfen.

Ferdi Tayfur’dan gelsin: “Yaktı Beni.”

Batı insanının medeniyette bu denli ileri düzeylere gelmesinin en önemli sebeplerinden biri, oradaki gençlerin daha 16, 17 yaşlarındayken ailelerinin yanından ayrılıp trenden trene atlayarak Avrupa’yı ve diğer hatta kıtaları gezebilme şanslarının olması bana göre. Neredeyse hiçbirinde vize problemi yok. Uçak bileti fiyatları da oldukça uygun. O nedenle ben bu tür olaylara yurtdışındayken çok şahit oldum. Lisedeyken ailesinden “Ben bu çocuğun babasıyım ve kızımın hostelinizde konaklamasına müsaade ediyorum.” yazılı imzalanmış küçük bir not ve bir miktar da para alıp, “Ver elini Fransa, Almanya, Polonya!” yapmış pek çok İspanyolla, İtalyanla tanıştım. Onlar bana bu anılarını anlatırken ben sadece gülümsemekle yetinebiliyordum; zira onlar lisedeyken kızlı erkekli gruplarla bütün Avrupa’yı gezip bitirmişken ben ilk pasaportumu ancak 21 yaşımdayken alabilmiştim ve trajikomik olan asıl şey, bu yaşın Türkiye için gayet erken bir yaş olmasıydı. Evet, utanılası ama gerçek.

Bunun yanında, onlar bana kendi lise maceralarını anlatırken benim aklıma ülkemin gazetelerinde yer alan şöyle utanç verici haber küpürleri geliyordu:


“Gençlik Treni” projesinde kız-erkek ayrımı yaptıklarını anlatan Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç, “Çocuklar geceyi trende geçiriyor, yataklı tren olmasından dolayı. 200 kişilik, kompartımanlar arası geçişin müsait olduğu bir trende güvenliği sağlayamam” dedi.

Bizim ülkemizdeki -özellikle ’80 Darbesi‘nden sonra başlayan- bu “dışa kapalılık” sendromunun aşılması için devlet desteğiyle bütün üniversite öğrencilerinin ve o yaşlardaki gençlerin çok uygun ücretlerle, vize derdi olmadan Avrupa’yı vızır vızır gezmesi sağlanması gerekirken, bizim hâlâ “Aman kızlar, erkekler aynı trende olmasın! Mazallah, öpüşebilirler bile!” diye önlemler almaya çalışmamız, bunun yanında, trenler dolusu erkeği, kızı ayrı ayrı trenlerle yola çıkarıp onlara Balkan ülkelerindeki iki üç tane Osmanlı çeşmesini, köprüsünü, musluğunu, ibriğini gösterip buraya geri getiriyor olmamız komik ve ezikçe geliyor bana.

Sözün özü, bu konuda bir devlet desteği olmadığı gibi, vize gibi diplomatik problemler ve o vizeyi alırken karşılaşılan belge hazırlama dertleri gibi ekstra sorunlar da mevcut. Zamanında yurtdışına kaçıp Türkiye’de olmayan şeyleri görüp gözlerimizin açılmaması için büyüklerimiz, paşalarımız, komutanlarımız gerçekten çok uğraşmış, elleri dert görmesin (!). Yine de, benim size tavsiyem, bence üniversite çağlarında ama olmadı mutlaka en azından 30’larınıza gelmeden dolaşabildiğiniz kadar çok ülkeyi dolaşıp, tanıyabildiğiniz kadar insan ve kültür tanımanız yönünde olacaktır. Bunun için o kadar da iyi düzeyde İngilizce bilmeniz gerekmiyor. Hatta inanın bana, temel düzeyde İngilizce bile bunun için yeterli.”Peki Üşü, anladık da, bunu nasıl yapacağız? O kadar parayı nereden bulacağız?” diyebilirsiniz, haklısınız. Aşağıda bununla ilgili size birkaç tüyo vereceğim:

Birincisi, Interrail ismindeki muhteşem şey. Interrail ismini bir yerlerden mutlaka duymuşsunuzdur ama duymadıysanız şöyle anlatayım: Bu, neredeyse bütün Avrupa’da geçerli olan sınırsız bir tren bileti gibi aslında. Şöyle açıklayayım: Örneğin bir aylık Global Pass Interrail bileti alıyorsunuz ve bununla Avrupa’daki bütün trenleri çoğu zaman ücretsiz veya çok cüzi rezervasyon ücretleri ile kullanabilmeniz mümkün oluyor. Bunun 22 günlük, 10 günlük, sadece bazı ülkeler veya tek bir ülke için geçerli olan (sadece İtalya içinde kullanılabilen bilet gibi) daha uygun opsiyonları da var. Bütçenize ve vaktinize göre birini seçiyorsunuz ve yolculuğunuza başlıyorsunuz. Hangi trene bineceğiniz, nerede ne şekilde konaklayacağınız tamamen size kalmış.

inter

Bakın, şu binayı tutar gibi poz vermek var diyorum işin ucunda!

Peki, diyelim bileti aldık. Peki konaklamayı nasıl yapacağız?

Bütçeniz gerçekten çok kısıtlıysa, Booking.com, Hostelworld gibi web sitelerinden bulacağınız 5 kişilik, 10 kişilik karışık hostel odalarında kalabilirsiniz. Buralardan korkmanıza gerek yok, ben Amsterdam’da birinde kalmıştım ve şans eseri İspanya’daki okulumda okuyan iki çocuk ile aynı odaya düşmüştüm. Tesadüfün bu kadarı! Cumartesi akşamı ne yapacağımı düşünüyordum, çıkıp onlarla eğlendim. Ertesi gün de yan yatağımdaki Kanadalı kız ile tanıştım ve onunla yemeğe çıktık. Sonra da Amsterdam klasiklerine daldık :). (Neyse, bunlar başka bir yazının konusu olsun :))

Kısacası bu ortamlar korkulacak yerler değiller, çünkü oralarda herkes sizin gibi maceracı ve eğlenceye aç insanlardan oluşuyor. Eşyalarınızı da küçük bir asma kilit atıp dolaba kilitlediğinizde, pasaport ve paranızı da yanınıza aldığınızda hiçbir güvenlik probleminiz kalmıyor. Bunun dışında, uyku tulumu ve mat alıp tren istasyonlarında, havaalanlarında veya parklarda uyumanız da mümkün. Bu şekilde hiç ücret ödemeden konaklama sorununu halledebiliyorsunuz. (Ben de bir keresinde parasızlıktan değil ama zorunluluktan Paris’te, Eyfel’in önündeki parkta yatmıştım :)). Eşyalarınızı ne yapacağınızı soruyorsanız, orası da çok kolay. Tren istasyonlarında 1-2 euroluk ücretlerle kiraladığınız kasalar oluyor. Çantanızı oraya kilitleyip şehirde güven içinde istediğiniz gibi takılabilirsiniz.

“Yok, ben öyle 50 kişinin içinde uyuyamam ya da parkta yatamam” derseniz, sizi diğer seçeneğimize ve aynı zamanda vereceğim ikinci tüyoya alalım: Couchsurfing! 

Couchsurfing, çok basit bir sistemle çalışan bir aktivite ve size gittiğiniz şehirlerde ücretsiz konaklama imkanı sağlıyor. Önce, Couchsurfing yapabileceğiniz web sitelerinden birine kayıt oluyorsunuz . (Benim önerim couchsurfing.org) Bu sitelerden birini seçip orada kendinize bir profil açıyorsunuz – tıpkı bir Facebook profili gibi. Bu profilde hobileriniz, zevkleriniz, gezdiğiniz ülkeler ve fotoğraflarınız gibi bölümler oluyor. Bunların hepsini doldurduktan sonra gideceğiniz ya da bulunduğunuz şehri seçiyorsunuz ve sistem size “Evimde kalabilirsiniz” ibaresine sahip insanları listeliyor. Bunlar arasında yaş, sigara içmeye izin verme gibi bir sürü kriter ile filtreleme bile yapabilmeniz mümkün. Size uygun birkaç host bulduktan sonra bunlarla mesajlaşıp, tarihlerinizi söylüyorsunuz ve hepsi bu kadar! Artık tek yapmanız gereken o kişi ile buluşmak ve onun evinde konaklamak. Burada da yine güvenlik problemi olmuyor çünkü o kişinin evinde daha önce kalan insanlar o kişinin profiline “Harika bir host! Şehri gezdirdi ve beraber bilmemne böreği yedik. Harikaydı!” türünden referans yazıları yazıyorlar. Siz de zaten bunlara güvenerek o kişiyle irtibata geçiyorsunuz. Önceden Skype üzerinden konuştuğunuz için güven problemi yaşanmıyor. Muhteşem bir servis bu. Böylece konaklamayı ücretsiz şekilde halledebilmeniz mümkün oluyor.

Avrupa’ya gitmenin başka yolları da var elbette, örneğin Avrupa Gönüllü Hizmeti gibi. Ama benim size tavsiyem, mutlaka en azından bir kereliğine Interrail yapmanız. Ben 2012 ilkbaharında Madrid üzerinden tek başıma çıkıp Milano, Paris, Brüksel, Mannheim, Berlin ve Amsterdam şehirlerini gezmiş ve çok keyif almıştım. Bu yolculuk sırasında başıma onlarca komik olay ve olmaz iş gelmiş, onca maceradan ve tanıştığım birbirinden enteresan insanlardan sonra bunun ne kadar keyifli ve deneyimlenmesi gereken bir şey olduğunu anlamıştım. Şimdi de, bu hafta içinde başlayacak olan ikinci bir Interrail turuna çıkıyorum. Bir ay sürecek bu yolculuk bu defa Doğu ve Orta Avrupa şehirlerini kapsıyor ve bu sefer en yakın arkadaşlarımdan biriyle gidiyorum.

Gitmeden size böyle bir yazı ile seslenmek istedim. Gitmeden önce bir diğer yazımda da rotamı ve yanıma aldığım şeyleri yazmayı düşünüyorum. Yolculuk boyunca da planım, gittiğim her şehirle ilgili bir tanıtım yazısı yazmak ve başımdan geçenleri anlatmak.

Bu konuda sizin de fikirleriniz varsa ya da “Otursana la oturduğun yerde?!” diye saçmalamak istiyorsanız, sebeplerinizi;

  • http://ask.fm/UsenenAdam adresinden üye olmaksızın ve anonim olarak bana gönderebilir,
  • Aşağıdan yorum olarak yazabilir,
  • Yukarıdan iletişim bölümüne girerek mesaj şeklinde bana ulaştırabilir,
  • Avrupa’nın eskiden ne kadar geri olduğunu, şemsiyenin ve parfümün neden icat edildiğini anlatıp beni vazgeçirmeye çalışabilir,
  • “Irmağının akışına ölürüm, Türkiyem!” diye sesli şekilde haykırarak o sesi bana ulaştırıp yolculuğumun ortasında dönüp Türkiye’ye geri gelmemi sağlayabilirsiniz. (Gelme garantili.)

Erkek, Erkeğin Kezbanı ve Türk Erkeğinin Bitmek Bilmeyen Aynalı Tahir Tripleri

Bana gelen onlarca mesajda, ask.fm’de sorulan düzinelerce soruda sürekli olarak söylenen bir şey var: “Tamam, kezbanları harika eleştiriyorsun. Ama neden erkeklerden hiç bahsetmiyorsun? Erkekler sütten çıkmış ak kaşık mı?

Burada yazıp çiziyorum ve bazı kadınlar sadece kadınları eleştirdiğimi, sadece onların kusurlu yönlerinin olabileceğini düşündüğümü düşünüyor. Oysa ki düşünce yapım elbette böyle değil. Biz bu toplumun içinde beraber yaşıyoruz. O nedenle bana göre birimiz neyse, diğeri de onun laciverti. Ama madem ki bu kadar ısrar var, zaten aklımda olan bu konuyu birazcık kaşıyalım, ne dersiniz?

Şu yaşıma kadar öyle insanlar gördüm ki etrafımda, onların sevgililerine ne kadar aptalca davrandıklarını okurken insanlığınızdan iğrenirdiniz. Burada sosyal medya hesaplarının şifresini istemekten veya arkadaşlarına karışmaktan bahsetmiyoruz… Bunlar ne ki?! Bunları herkes yapıyor! Sevgilisine saat 18:00 ile 07:00 arasında dışarı çıkmayı yasaklayan adam gördüm diyorum ben size! Sevgilisinin kıyafetlerinin fotoğraflarını tek tek inceleyip, açık bulduklarını ve beğenmediklerini giymesine izin vermeyen arkadaşlarım oldu benim! Kız arkadaşının cep telefonundan çatır çatır erkek numarası silen, Facebook’undan takır takır arkadaş silenler gördüm. Karşılığında ne mi veriliyor bunların? Biraz yalandan sevgi, biraz yalandan aşk ve silinecek bolca kız numarası, Facebook arkadaşı – ve elbette yapmayı bırakacağın diğer şeyler. Böyle sürüp duran iğrenç bir hikaye işte bunların “sevmek” dedikleri. Bu saçmalığı başlatan kim mi? Yine çoğu zaman, o iğrenç BELALIM tripleriyle, erkek.

Hangi erkek mi? Sevdiğini söyleyecek kadar cesareti olmayan, bunu yaparsa o kızın karşısında küçük düşeceğini zanneden zavallı erkek. Kadınları “Evleneceğiz” diye, “Seni Seviyorum” diye kandıran ve bu sözlerine güvenen insanların güvenini süistimal etmesiyle ego tatmini yapacak kadar ezik erkek. Parası varsa, arabasıyla adam olduğunu zanneden ve arabası servisteyse sevgilisiyle buluşacak özgüveni bile kendinde bulamayan erkek. (Bunların onlarcasını tanıdım.) Hayatta tek anladığı şey futbol, tek övünebileceği şey de tuttuğu futbol takımının başarıları olan; yatakta 5 dakika bile dayanamayıp 12 saat içinde maksimum bir posta atabilen o minik aletiyle üzerine çıktığı kızı sonradan -sırf özgürce seks yaptığı için- “Orospu!” diye, “Motor!” diye hakaret ederek yaftalamaktan çekinmeyen kişiliksiz erkek. Özür dilerim, “erkek” kelimesi tüm bu cümlelere fazla oldu; yalnızca “zavallı”, “ezik”, ve “kişiliksiz” olarak isimlendirmem gerekirdi. Çünkü bütün bunlar birer erkek davranışı olamaz… Olmamalı.

Sen, sevgili kardeşim, nasıl erkek olursun, biliyor musun?

1) Hayatındaki kıza römork* muamelesi yapmayı bıraktığın zaman. Yani onun senin peşinden gelmesi gereken bir köpek olmadığını, onun da en az senin kadar kişiliği, düşünceleri ve hayalleri olduğunu anladığında.

2) Kadınların özel hayatına saygı duyduğun zaman. Hayatındaki bir kadının arkadaşlarıyla en az senin kendi arkadaşlarınla geçirdiğin kadar rahatça ve keyifle -yani senin tarafından keyfinin içine edilmeden- VE SANA HESAP VERMEDEN zaman geçirebilmesini sağladığında.

3) Onu senin hayatından istediği zaman çıkmakta özgür bırakacak kadar özgüvenli olduğunda. Bir kadın eğer baskı gördüğü için veya etrafında erkek görmediği için seni terk etmiyorsa ya da aldatmıyorsa, bu bunları sana yapmayacağı anlamına gelmez. Bu sadece yapamadığını gösterir. Sen onu tamamen özgür bıraktığın halde o yine senden başkasıyla olmak istemiyorsa, yine seni aldatmıyorsa, yine -ona onlarca erkek yaklaştığı halde- tüm erkekleri geri çevirip yalnızca seni istiyorsa, işte o zaman o kadın gerçekten seninledir demektir. Öteki türlüsü yalnızca kendine güvenmeyen birinin gösterdiği ezikçe çabalardır. Fazlası değil.

4) Kadınların da en az senin kadar seks yapmaya hakkı olduğuna kendini inandırdığında. Sen yazları Marmaris’te Hollandalı kızlara “Do you sigara?” diye yaklaşmaya çalışırken, hayatına alacağın kızda bekaret arama saçmalığına girişirsen elbette bu toplumun bu lanet psikolojisi düzelmez. Elbette bu toplumda cinsel bastırılmışlık tavan yapar. Elbette tecavüz oranları ve cinsel tacizler artar. Elbette kız kardeşlerin akşamları dışarıya çıkmaya korkacak hale gelir ve elbette, canım arkadaşım, sevişecek kız bulamayıp günü elinde bir parça peçete ile DNS ayarlarını değiştirmeye çalışırken bulursun. Peki bunun doğrusu ne mi? İyi dinle: Bu bekaret zarı denilen şey, kız bebeklerinin fiziksel imkanları nedeniyle bizler kadar korunaklı olmayan genital bölgesini ve karın kısmını mikroplardan korumak için vardır. Bundan başka da hiçbir bir görevi yoktur. Bunun farkında ol. Eğer sen sevişebiliyorsan, o da sevişebilir. Sen bununla “övünebiliyorsan”, o da bunu yapabilir. Eğer dini sebeplerle seks (zina) yapmıyorsan, kendin gibi düşünen bir kız bulmana saygı gösteririm ancak kendin kızdan kıza atlarken, karşı cinsi evinde oturması gereken çocuk doğurucu et yığınları olarak görürsen, erkeğin “üstün” olduğunu falan zannediyorsan, sen erkek falan olamazsın. Erkek denmemeli böylesine. En azından 21. yüzyıl erkeği denmemeli… Git 1400 yılında yaşa.

Ben, kadınlar ve erkekler birbirlerine birbirlerini gerçekten sevdikleri için birbirleriyle beraber olsun istiyorum. Her önüne gelen kadını yatağa atılacak bir et parçası gibi görmeyen, onun düşüncelerine değer veren insanlar görmek istiyorum etrafımda. Yanımdaki kız biraz açık giyindiği zaman etrafta onu 7 parçaya ayırıp diş etlerine kadar yiyecek gibi bakan erkekler görmek istemiyorum. Cinselliğin bir tabu olmaktan çıktığı, toplum içinde konuşulmaz olmadığı, dünyanın en önemli şeyi haline getirilmediği bir dünya istiyorum. Ben herkes sevişsin istiyorum. Çünkü böyle bir dünyada hepimiz daha mutlu ve daha huzurlu olacağız.

O yüzden, sevgili kardeşim, hemen o elindeki Kurtlar Vadisi Soundtrack CD’sini bırak ve paltonu çıkarıp benimle gel.

Bu konuda sizin de fikirleriniz varsa ya da “Biz deyilizde sen misin lan erkek, godoş?!” diye hakaretler savurmak istiyorsanız, sebeplerinizi;

  • http://ask.fm/UsenenAdam adresinden üye olmaksızın ve anonim olarak bana gönderebilir,
  • Aşağıdan yorum olarak yazabilir,
  • Yukarıdan iletişim bölümüne girerek mesaj şeklinde bana ulaştırabilir,
  • Adam toplayıp köşede beni sıkıştırarak özür dilememi bekleyebilir,
  • “Biz adamı madam yaparız!!!” diye dağlara çıkıp bana doğru bağırarak tehditlerinizin bana ulaşmasını sağlayabilirsiniz. (Gelme garantili.)

* Römork: ~ Fr remorque bir araç tarafından çekilen diğer araç (Nişanyan Sözlük)